Bilal Karadağ yazdı: Yüreğimizde Ne Kaldı?

Gazeteci-Yazar Bilal Karadağ, “Yüreğimizde Ne Kaldı?” başlıklı yazısında hayatın telaşı içinde ertelediğimiz sevgileri, biriktirdiğimiz kırgınlıkları ve geride bırakacağımız asıl mirası sorguluyor.

YAŞAM - 31-10-2026 13:05

Adıyaman Manşet köşe yazarı Bilal KARADAĞ, yeni yazısında insanın hayat boyunca peşinden koştuğu şeylerden çok, geride bıraktığı duyguların ve insanların yüreğinde oluşturduğu izlerin önemine dikkat çekiyor. “Yüreğimizde Ne Kaldı?” başlıklı yazı, okuru sevdiklerimizi ertelememeye, kırgınlıkları büyütmemeye ve hayatın kıymetini zaman geçmeden fark etmeye davet ediyor.

Gazeteci-Yazar Bilal Karadağ’ın “Yüreğimizde Ne Kaldı?” başlıklı köşe yazısının tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.

Yüreğimizde Ne Kaldı?

Geçen hafta

insanın insana

emanet olduğunu söyledik.

Bir gönlü

kırmadan yaşamaktan,

birbirimizin

hayatında bıraktığı izlerden

söz ettik.

Bugün ise

biraz daha

kendimize dönelim.

Kimseye değil,

yalnızca

kendi yüreğimize

bir soru soralım:

Bunca yaşanmışlıktan sonra

yüreğimizde ne kaldı?

Yıllar geçiyor.

İnsan büyüyor,

yaş alıyor,

değişiyor.

Yollar değişiyor.

Evler değişiyor.

İnsanlar değişiyor.

Bir zamanlar

uğruna geceler boyu

uyuyamadığımız şeyler,

gün geliyor

hatırımıza bile gelmiyor.

Çok önemli sandığımız

nice mesele,

zamanın içinde

küçülüp gidiyor.

Ama bazı şeyler var ki

üzerinden yıllar geçse de

yerinden kıpırdamıyor.

Bir söz…

Bir bakış…

Bir vefa…

Bir vedalaşma…

Ve bazen

söylenememiş

bir cümle…

İnsan

garip bir yolcu.

Yanına

çok şey almak istiyor.

Daha fazlasını kazanmak,

daha yükseğe çıkmak,

daha güçlü olmak,

daha çok tanınmak…

Ömür,

bunların peşinde

koşarken geçiyor.

Sonra bir gün

dönüp geriye bakıyoruz.

Koşmuşuz.

Yorulmuşuz.

Biriktirmişiz.

Kaybetmişiz.

Kazanmışız.

Peki,

yüreğimize ne koymuşuz?

Asıl soru

belki de bu.

Kaç güzel insanı

“Nasıl olsa görüşürüz”

diye erteledik?

Kaç telefonu

sonra ararım diye

kapattık?

Kaç sofraya

işimiz var diye

oturmadık?

Kaç anneye,

kaç babaya,

kaç dosta

sevgimizi söylemeyi

başka bir güne bıraktık?

Ve o başka gün

her zaman geldi mi?

Gelmedi.

Çünkü hayatın

en acı taraflarından biri şu:

Biz erteliyoruz,

zaman ertelemiyor.

Bir bakıyorsunuz,

dün yanınızda olan

bugün yok.

Sesini

her gün duyduğunuz birinin

bir fotoğrafına bakıp

susuyorsunuz.

Bir zamanlar

kalabalık olan sofrada

bir sandalye eksiliyor.

Bir kapı

artık açılmıyor.

Bir telefon

artık çalmıyor.

İşte o zaman

anlıyor insan…

Hayatın değeri,

kaç yıl sürdüğünde değil,

kimlerle güzelleştiğinde.

Bazen

kırgınlıklarımızı

sevgimizden daha uzun

taşıyoruz.

Bir cümlenin hesabını

yıllarca tutuyor,

bir özrü kabul etmiyor,

bir selamı esirgiyor,

“Önce o gelsin”

diye bekliyoruz.

Haklı çıkıyoruz belki.

Ama mutlu oluyor muyuz?

İşte orası

meçhul.

Çünkü her haklılık

insanın içini

ferahlatmıyor.

Bazen

kazandığımız bir tartışmanın

ardından

kaybettiğimiz insanı

çok sonra fark ediyoruz.

Oysa

ömür dediğimiz şey,

kimin haklı olduğunu

ispat etmeye yetecek kadar uzun,

sevdiklerimizi ertelemeye

yetecek kadar

uzun değil.

İnsan yaş aldıkça

şunu daha iyi anlıyor:

Her şeyi

hatırlamıyoruz.

Ama bize

nasıl hissettirildiğini

unutmuyoruz.

Dar günümüzde

kapımızı çalanı,

kimsenin inanmadığı yerde

bize inananı,

kalabalıkların içinde

yalnız kaldığımızda

yanımıza oturanı,

hiçbir karşılık beklemeden

“Ben buradayım”

diyeni unutmuyoruz.

Demek ki

insanın gerçek zenginliği

kasasında değil,

hatıralarında biriktirdiği

güzel insanlarmış.

Öyleyse

kendimize soralım:

Bugüne kadar

ne biriktirdik?

Kırgınlık mı?

Öfke mi?

Keşke mi?

Yoksa

bir çocuğun gülüşünü,

bir annenin duasını,

bir babanın gururunu,

bir dostun güvenini,

bir garibin teşekkürünü mü?

Çünkü insanın

cebi dolarken

yüreği boşalabiliyor.

Herkesin tanıdığı biri olup

kimsenin özlemediği

birine dönüşebiliyor.

İşte bundan

sakınmak gerek.

Hayat,

büyük şeylerden ibaret değil.

Bazen

bir bardak çaydır.

Bazen

“Eve vardın mı?”

diye gelen

iki kelimelik mesajdır.

Bazen

uzun zamandır görmediğiniz

bir dosta sarılmaktır.

Bazen

annenizin sesini duymak,

babanızın yanında

birkaç dakika daha

oturmaktır.

Bazen de

hiç konuşmadan

aynı gökyüzüne bakabilmektir.

Biz mutluluğu

çok uzaklarda ararken,

belki de hayat

bütün güzelliğiyle

yanımızdan geçip gidiyor.

Bir gün

bugün de

hatıra olacak.

Şu an konuştuğumuz insanlar,

oturduğumuz sofralar,

yürüdüğümüz sokaklar,

duyduğumuz sesler…

Hepsi

birer anıya dönüşecek.

O yüzden

sevdiklerimizi

yarına bırakmayalım.

Bir telefon açacaksak

bugün açalım.

Bir gönül alacaksak

bugün alalım.

Sarılacaksak

bugün sarılalım.

“İyi ki varsın”

diyeceksek

bugün diyelim.

Çünkü bazı cümlelerin

yarını yoktur.

Ve günün birinde

hayatın telaşı

bittiğinde,

kendimizle

baş başa kaldığımızda

bize ne

makamımız sorulacak,

ne arabamız,

ne evimizin büyüklüğü,

ne de kaç kişinin

bizi tanıdığı…

Belki sadece

kendi vicdanımız

sessizce soracak:

Sevdin mi?

Sevildiğini

bildin mi?

Birinin yüzünü

güldürdün mü?

Sana güvenenin

güvenini korudun mu?

Giderken

ardında güzel bir söz

bırakabildin mi?

Ve en önemlisi…

Bunca ömürden sonra

yüreğinde ne kaldı?

Dilerim

cevabımız

mal değil,

mülk değil,

öfke değil,

pişmanlık hiç değil;

biraz sevgi,

biraz vefa,

birkaç güzel hatıra,

edilmiş dualar

ve gönlümüzde

yer etmiş

iyi insanlar olsun.

Çünkü gün gelir

elimizdekilerin

hepsini bırakırız.

Ama sevdiğimiz,

sevildiğimiz

ve birilerinin hayatına

güzellikle dokunduğumuz

o anlar…

İşte onlar

bizimle kalır.

Belki de

bir ömrün sonunda

insanın kendisine

soracağı en gerçek soru

şudur:

Ne kadar yaşadım değil…

Yüreğimde ne kaldı?

Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle...

Bilal KARADAĞ

Günün Diğer Haberleri