Gazeteci-Yazar Bilal Karadağ, Adıyaman Manşet’te kaleme aldığı “Gönlümüz Ne Kadar Zengin?” başlıklı yeni yazısında, hayatın içinde peşinden koşulan maddi zenginlik ile insanın gönlünde taşıdığı gerçek değerler arasındaki farkı ele aldı. Karadağ, okuyucuyu sahip olduklarından çok, insanların hayatında bıraktıkları iz üzerine düşünmeye davet ediyor.

Karadağ yazısında; para, makam, mal ve mülkün hayatın geçici değerleri olduğunu vurgularken, sevgi, merhamet, paylaşma, dostluk ve iyiliğin insanın asıl zenginliğini oluşturduğuna dikkat çekiyor.

6 Şubat depremlerinin ardından Adıyaman’da yaşanan dayanışmaya da değinen Karadağ, zor günlerde insanların birbirine uzattığı elin, paylaşılan ekmeğin ve tanımadığı insanların acısına ortak olmanın gerçek zenginliğin önemli göstergelerinden biri olduğunu ifade ediyor.

Yazısında “Gönlümüz ne kadar zengin?” sorusunu merkeze alan Karadağ, okura “Ne kadar kazandım?” ve “Ne kadar biriktirdim?” sorularının yanında “Bugün kaç gönül kazandım?” sorusunu da sormayı öneriyor.

Karadağ, yeni yazısında maddi imkânların değil, insanın başkalarının hayatında bıraktığı güzel izlerin kalıcı olduğunu anlatırken, özellikle Adıyaman’ın yeniden ayağa kalkma sürecinde şehirlerin yalnızca binalarla değil, dayanışma, komşuluk ve insanlık değerleriyle de yeniden inşa edilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Bilal Karadağ’ın “Gönlümüz Ne Kadar Zengin?” başlıklı köşe yazısının tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.

Gönlümüz Ne Kadar Zengin?

Bazen

hayatın içinde

öyle çok şeye sahip oluruz ki…

Bir evimiz olur.

Bir arabamız olur.

Bir işimiz olur.

Bir makamımız olur.

Bir çevremiz olur.

Bir ismimiz olur.

Bir hesabımız olur.

Biriktiririz.

Alırız.

Satarız.

Kazanırız.

Büyürüz.

Ve bütün bunların arasında

kendimize

çok önemli bir soru sormayı

unuturuz:

**Peki gönlümüz

ne kadar zengin?**


Çünkü

zenginlik denilince

çoğumuzun aklına

para gelir.

Mal gelir.

Mülk gelir.

Altın gelir.

Banka hesabı gelir.

İyi bir araba gelir.

Büyük bir ev gelir.

İnsanların

hayranlıkla baktığı

bir hayat gelir.

Oysa

insanın sahip oldukları

ile

insanın gerçekten zengin olduğu şeyler

aynı değildir.

Bir insanın

çok parası olabilir.

Ama

bir gönlü olmayabilir.

Çok evi olabilir.

Ama

kendini evinde hissedecek

bir insanı olmayabilir.

Çok dostu olabilir.

Ama

zor gününde

arayabileceği

tek bir gerçek dostu

olmayabilir.

Çok tanınabilir.

Ama

gerçekten tanıyan

çok az insanı olabilir.

Çünkü

insanın cebindeki

ile

kalbindeki

aynı şey değildir.


Bazen

bir insanın

üzerindeki kıyafete bakıyoruz.

Arabasına bakıyoruz.

Oturduğu eve bakıyoruz.

Makamına bakıyoruz.

Kazancına bakıyoruz.

Ve onun

zengin olduğunu düşünüyoruz.

Ama

onun geceleri

nasıl uyuduğunu bilmiyoruz.

Kalbinde

ne taşıdığını bilmiyoruz.

Kimi özlediğini bilmiyoruz.

Kimin yokluğunu

içinde büyüttüğünü bilmiyoruz.

Kimin hakkını

üzerinde taşıdığını bilmiyoruz.

Belki

dışarıdan bakınca

çok zengin.

Ama

içinde

koskoca bir yoksulluk var.

Belki de

çok şeyi yok.

Ama

öyle bir gönlü var ki

dokunduğu herkes

kendini değerli hissediyor.

İşte

asıl mesele

tam da burada başlıyor:

Biz zenginliği

nerede arıyoruz?


Bir insanın

cebinde milyonları olabilir.

Ama

bir yetimin başını

okşayacak kadar

merhameti yoksa

o servetin

gönülde ne karşılığı vardır?

Bir insanın

büyük bir makamı olabilir.

Ama

kapısına gelen

yoksulu küçümsüyorsa

o makam

insanı gerçekten

yüceltir mi?

Bir insanın

binlerce takipçisi olabilir.

Ama

yanında oturan

bir yaşlının

sözünü dinlemiyorsa

o kalabalığın

ne anlamı vardır?

Bir insan

herkes tarafından

tanınabilir.

Ama

annesinin

“İyi evladım.”

diyeceği

bir insan olamıyorsa

ne kadar zengindir?

Çünkü

bazı servetler

hesaplanamaz.


Bir çocuğun

gülümsemesini sağlamak…

Bir yaşlının

elinden tutmak…

Bir hastanın

halini sormak…

Bir dostun

zor gününde yanında olmak…

Bir komşunun

kapısını çalmak…

Bir ihtiyaç sahibinin

elinden tutmak…

Bir yetimin

başını okşamak…

Birinin

kimseye anlatamadığı

derdini dinlemek…

Bunların

banka hesabında

karşılığı yoktur.

Ama

bir insanın

gönlünde

büyük bir servettir.

Ve bazı insanlar

hayatları boyunca

çok para biriktirir.

Bazıları ise

çok güzel hatıralar…

Çok dua…

Çok gönül…

Çok sevgi…

Çok iyilik…

Günün sonunda

hangisi daha değerlidir

bunu hayat

zamanla öğretir.


Çünkü

para

her şeyi satın alamaz.

Bir ev satın alabilir.

Ama

o evin içindeki

huzuru satın alamaz.

Bir yatak satın alabilir.

Ama

rahat bir uyku satın alamaz.

Bir masa satın alabilir.

Ama

etrafında oturacak

samimi insanları satın alamaz.

İlaç satın alabilir.

Ama

sağlığı her zaman

satın alamaz.

Bir telefon satın alabilir.

Ama

arayacak bir dost

satın alamaz.

Bir mezar yaptırabilir.

Ama

ardından okunacak

bir duayı

satın alamaz.

Çünkü

hayatın en değerli şeyleri

çoğu zaman

satılık değildir.


Bazen

çok kazanmanın

peşine düşüyoruz.

Daha çok kazanayım.

Daha büyük evim olsun.

Daha iyi arabam olsun.

Daha yüksek makama çıkayım.

Daha çok tanınayım.

Daha çok insan

beni konuşsun.

Ve farkında olmadan

hayatımızın büyük bölümünü

sahip olmak için

harcıyoruz.

Ama

bir gün

sahip olduklarımızın

bizi değil,

bizim onları

taşıdığımızı fark ediyoruz.

Çünkü

malın da

yükü vardır.

Paranın da

sorumluluğu vardır.

Makamın da

hesabı vardır.

Şöhretin de

yalnızlığı vardır.

İnsan

çok şeye sahip oldukça

bazen

sahip olduklarının

esiri olabilir.


Oysa

gönül zenginliği

başka bir şeydir.

Gönlü zengin insan

elindekini paylaşabilir.

Çünkü

paylaşınca

azalmayacağını bilir.

Sevgiyi paylaşır.

Çoğalır.

Merhameti paylaşır.

Çoğalır.

İyiliği paylaşır.

Çoğalır.

Bilgiyi paylaşır.

Çoğalır.

Bir tebessümü paylaşır.

Karşısındaki insanın

gününü değiştirir.

Bazen

tek bir güzel söz

bir insanın

bütün gününü

aydınlatabilir.

Bazen

“Senin yanındayım.”

demek

bir insanın

yükünü hafifletebilir.

Bazen

sadece

“Nasıl oldun?”

diye sormak

bile

bir gönle dokunabilir.

Gönül zenginliği

bazen çok küçük

bir davranışta saklıdır.


Adıyaman

bize

zenginliğin ne olduğunu

çok acı bir şekilde

hatırlattı.

6 Şubat'ta

hepimiz

hayatın ne kadar

kırılgan olduğunu gördük.

Bir gecede

evlerimizden olduk.

Dükkanlarımızdan olduk.

Sokaklarımızdan olduk.

Anılarımızdan olduk.

Sevdiklerimizden olduk.

O gün

kimsenin

malının mülkünün

bir anlamı kalmadı.

Büyük evler

küçük kaldı.

Büyük makamlar

anlamsız kaldı.

Paralar

enkaz altında

değersiz kaldı.

Arabalar

yolların kenarında

öylece kaldı.

Ve insanlar

birbirlerine

koştu.


Tanımadığımız insanlara

su verdik.

Ekmek verdik.

Battaniyemizi

paylaştık.

Çadırımızı

paylaştık.

Elimizdeki

son lokmayı

bölüştük.

Bir yabancının

acısını

kendi acımız gibi

hissettik.

O gün

kimse

“Sen kimsin?”

diye sormadı.

“Ne iş yapıyorsun?”

demedi.

“Makamın ne?”

demedi.

“Ne kadar paran var?”

demedi.

İnsan

insana

koştu.

Ve belki

6 Şubat'ın

bize öğrettiği

en büyük derslerden biri

şuydu:

Zor zamanda

insanın gerçek serveti

yanındaki insandır.


Bugün

şehir yeniden kuruluyor.

Binalar yükseliyor.

Yollar yapılıyor.

Yeni mahalleler oluşuyor.

Yeni hayatlar başlıyor.

Ama

bir şehrin zenginliği

sadece

kaç binanın yapıldığıyla

ölçülmez.

Bir şehrin zenginliği

insanlarının

birbirine ne kadar

değer verdiğiyle de

ölçülür.

Komşusu açken

tok yatamıyorsak

zenginiz.

Bir yaşlı

yalnızken

yanına oturabiliyorsak

zenginiz.

Bir çocuk

sokakta üşürken

onu fark edebiliyorsak

zenginiz.

Bir ihtiyaç sahibi

kapımıza geldiğinde

onu küçümsemiyorsak

zenginiz.

Çünkü

şehirlerin de

gönlü vardır.

Ve bir şehrin

gerçek zenginliği

insanlarının

kalbinde saklıdır.


Günümüzde

insanların birbirine

bakışı da değişti.

Kimin neye sahip olduğuna

bakıyoruz.

Nerede oturduğuna…

Ne kullandığına…

Nereye gittiğine…

Kimlerle görüştüğüne…

Hangi makamda olduğuna…

Bazen

insanın karakterinden

önce

cüzdanını görüyoruz.

İnsanlığına bakmadan

statüsüne bakıyoruz.

Gönlüne bakmadan

sahip olduklarına bakıyoruz.

Ve belki de

en büyük yanılgımız

burada başlıyor.

Çünkü

insanın değeri

sahip olduklarının

toplamı değildir.

Bir insan

parasından büyük,

makamından büyük,

evinden büyük,

arabasıdan büyük,

şöhretinden büyük

bir varlıktır.

İnsanı insan yapan

sahip oldukları değil,

sahip olduklarıyla

ne yaptığıdır.


Paran varsa

yardım edebiliyorsan

güzeldir.

Makamın varsa

insanların işini

kolaylaştırabiliyorsan

güzeldir.

Gücün varsa

güçsüzün yanında

durabiliyorsan

güzeldir.

Bilgin varsa

başkasına öğretebiliyorsan

güzeldir.

İmkânın varsa

paylaşabiliyorsan

güzeldir.

Çünkü

nimetin değeri

sadece

ona sahip olmakta değil,

onu nasıl kullandığında

ortaya çıkar.

Bir insan

çok şeye sahip olabilir.

Ama

sahip olduklarını

sadece kendisi için

kullanıyorsa

o zenginlik

gönül zenginliği değildir.


Bir de

kanaat var.

Bugün

belki de

en çok unuttuğumuz

şeylerden biri.

Hep daha fazlasını

istiyoruz.

Daha büyük ev.

Daha iyi araba.

Daha çok para.

Daha iyi telefon.

Daha yüksek maaş.

Daha çok tatil.

Daha çok görünürlük.

Daha çok beğeni.

Ve

“Yeter.”

demeyi

unutuyoruz.

Oysa

insanın

her istediğine sahip olması

onu mutlu etmeyebilir.

Bazen

mutluluk

sahip olduklarını

çoğaltmakta değil,

sahip olduklarının

kıymetini bilmektedir.

Bir sofrada

ekmeğini paylaşacak

bir insanın varsa

zenginsin.

Başını yaslayabileceğin

bir omuz varsa

zenginsin.

Telefonun çaldığında

“İyi misin?”

diye soran biri varsa

zenginsin.


Bazen

bir anne

çocuğunun

eve sağ salim gelmesini

bekler.

Bundan daha büyük

bir servet var mıdır?

Bir baba

evladının

sağlığını düşünür.

Bundan daha değerli

ne olabilir?

Bir çocuk

annesinin elini tutar.

Bir torun

dedesiyle konuşur.

Bir kardeş

diğerinin kapısını çalar.

Bir dost

“Ben buradayım.”

der.

İşte

hayatın gerçek zenginliği

çoğu zaman

bu kadar sadedir.

Ama

biz bazen

o sadeliğin

değerini

ancak kaybettiğimizde

anlıyoruz.


Bir insanın

çok parası olabilir.

Ama

çocuğuyla konuşacak

vakti yoksa

ne kadar zengindir?

Çok güzel bir evi olabilir.

Ama

evinde huzur yoksa

ne kadar zengindir?

Çok işi olabilir.

Ama

sevdiği insanlara

ayıracak zamanı yoksa

ne kadar zengindir?

Çok insan tanıyabilir.

Ama

derdini anlatacağı

tek bir kişi yoksa

ne kadar zengindir?

Belki de

kendimize

daha sık

şunu sormalıyız:

Ben ne kadar sahibim?

değil.

Sahip olduklarımın

ne kadarı gerçekten

hayatıma değer katıyor?


Çünkü

zaman

en büyük servettir.

Ve

en hızlı tükenen de

odur.

Para kaybedilebilir.

Yeniden kazanılabilir.

Ev yıkılabilir.

Yeniden yapılabilir.

Araba değiştirilebilir.

Eşyalar yenilenebilir.

Ama

geçen zaman

geri gelmez.

Bir çocuğun

çocukluğu geri gelmez.

Bir annenin

geçen yaşı geri gelmez.

Bir babayla

geçirilmeyen günler

geri gelmez.

Bir dostla

kaçırılan sohbet

geri gelmez.

Bu yüzden

belki de

en büyük zenginlik

zamanımızı

sevdiklerimize

ayırabilmektir.


Bir insanın

gönlü zengin ise

herkesin derdine

yetişemez belki.

Ama

elinden geleni yapar.

Herkesi

mutlu edemez.

Ama

kimseyi bilerek

incitmemeye çalışır.

Her ihtiyacı

karşılayamaz.

Ama

elindekiyle

paylaşır.

Her haksızlığı

düzeltemez.

Ama

haksızlığın tarafı

olmaz.

Herkes tarafından

sevilmez.

Ama

sevilmediği için

kötüleşmez.

Çünkü

gönül zenginliği

kusursuz olmak değildir.

İyiliği seçmeye

devam edebilmektir.


Bazen

bir insanın

gönlünü kırıyoruz.

Belki

bir sözle.

Belki

bir bakışla.

Belki

bir küçümsemeyle.

Belki

bir ilgisizlikle.

Sonra

hayatımıza

hiçbir şey olmamış gibi

devam ediyoruz.

Oysa

bizim unuttuğumuz

bir cümle

başkasının içinde

yıllarca kalabilir.

Bu yüzden

gönül zenginliği

biraz da

dilimize sahip çıkmaktır.

Her doğruyu

her yerde

söylememektir.

Bir insanın

eksikliğini

yüzüne vurup

kendimizi

büyütmemektir.

Bir başkasını

küçülterek

kendimizi

büyük göstermemektir.

Çünkü

başkasını küçültmek

insanı büyütmez.


Bazen

özür dilemek de

gönül zenginliğidir.

“Ben hata yaptım.”

diyebilmek…

“Kalbini kırdım.”

diyebilmek…

“Hakkını helal et.”

diyebilmek…

Bunlar

insanı küçültmez.

Tam tersine

insanın

kendi egosundan

bir adım uzaklaşabildiğini

gösterir.

Çünkü

gurur

insana

“İlk adımı sen atma.”

der.

Gönül ise

“Bir gönül kazan.”

der.

Hayat

hangisini dinlediğimizi

bir gün

bize mutlaka gösterir.


Bir de

şükür var.

Sahip olduklarımızı

fark etmek…

Her sabah

sağlıklı uyanmanın

bir nimet olduğunu

hatırlamak…

Evimizde

bir sofranın

kurulabilmesinin

kıymetini bilmek…

Sevdiklerimizin

yanımızda olmasını

sıradan görmemek…

Çünkü

hayat bize

her şeyin

kalıcı olmadığını

defalarca gösteriyor.

Bugün yanımızda olan

yarın olmayabilir.

Bugün konuştuğumuz

yarın sessiz kalabilir.

Bugün sarıldığımız

yarın sadece

bir fotoğrafta kalabilir.

O yüzden

sevdiklerimizi

hayattayken

sevelim.

Yanımızdayken

kıymetlerini bilelim.

Bazı insanlar

kaybedildikten sonra

ne kadar zengin olduğumuzu

anlatır bize.


Çocuklarımıza da

bunu öğretmeliyiz.

Onlara

sadece

“Çok para kazan.”

dememeliyiz.

“Başarılı ol.”

dememeliyiz.

“İyi bir meslek edin.”

demek elbette

önemlidir.

Ama

bunların yanına

bir şey daha koymalıyız:

“İyi insan ol.”

demeliyiz.

Paylaşmayı öğretmeliyiz.

Selam vermeyi öğretmeliyiz.

Yaşlıya saygıyı

öğretmeliyiz.

Yoksulu küçümsememeyi

öğretmeliyiz.

Hayvana merhameti

öğretmeliyiz.

Arkadaşının

üzüntüsünü fark etmeyi

öğretmeliyiz.

Çünkü

çocuklarımıza

bırakacağımız

en büyük miras

banka hesabımız değil,

karakterimizdir.


Belki

bir gün

çocuklarımız

bizden kalan

evlere bakacak.

Arabaları kullanacak.

Eşyaları kullanacak.

Bir miktar para

onlara kalacak.

Ama

bizden asıl

şunu miras alacaklar:

İnsanlara nasıl davrandığımızı.

Zor durumda

nasıl hareket ettiğimizi.

Komşumuzla

nasıl geçindiğimizi.

Garsona,

işçiye,

esnafa,

yaşlıya,

çocuğa

nasıl baktığımızı.

Çünkü

çocuklar

söylediklerimizi

değil,

çoğu zaman

yaşadıklarımızı

miras alır.

Onlara bıraktığımız

en büyük servet

iyi bir insan örneği

olabilmektir.


Günün sonunda

hepimiz

aynı gerçekle

karşılaşacağız.

Para

bir gün

başkasının olacak.

Ev

başkasının kapısını

açacak.

Araba

başka birinin

garajında duracak.

Makam

başkasına verilecek.

İsim

zamanla unutulacak.

Fotoğraflar

eskiyecek.

Ama

bir insanın

başka insanların

kalbinde bıraktığı iz

belki de

en uzun yaşayan

miras olacak.

Birinin

“Bana çok iyiliği dokundu.”

demesi…

Bir başkasının

“Zor günümde

yanımdaydı.”

demesi…

Bir çocuğun

“Çok iyi bir insandı.”

diye hatırlaması…

İşte

böyle bir mirasın

tapusu yoktur.

Ama

değeri ölçülemez.


Peki

bizim servetimiz

ne?

Kaç evimiz var?

Kaç arabamız var?

Ne kadar paramız var?

Kaç dönüm toprağımız var?

Kaç kişinin

bizi tanıdığı var?

Bunlar

elbette hayatın

bir parçası.

Ama

asıl soru

başka:

Kaç gönül kazandık?

Kaç kişinin

duasında yer aldık?

Kaç insanın

zor gününde

yanında olduk?

Kaç kişiye

karşılıksız iyilik yaptık?

Kaç kişinin

yüzünü

güldürdük?

Kaç insan

bizi gördüğünde

“İyi ki geldin.”

dedi?

İşte

belki de

gönül zenginliğinin

gerçek hesabı budur.


Bazen

çok zengin görünürüz.

Ama

içimizde

kocaman bir boşluk vardır.

Bazen

çok azımız vardır.

Ama

gönlümüz

dünyalar kadar geniştir.

Bir tas çorbayı

paylaşan insan

bazen

çok büyük bir servete

sahip olandan

daha zengindir.

Çünkü

zenginlik

elindekinin

miktarıyla değil,

paylaşma isteğiyle

ölçülür.

Bir lokman varsa

paylaşabiliyorsan

zenginsin.

Bir sözün varsa

teselli edebiliyorsan

zenginsin.

Bir elin varsa

uzatabiliyorsan

zenginsin.

Bir kalbin varsa

sevebiliyorsan

zenginsin.


Belki

hayat bize

her istediğimizi

vermeyecek.

Belki

büyük servetlerimiz

olmayacak.

Belki

hayalini kurduğumuz

evde oturamayacağız.

Belki

istediğimiz arabayı

alamayacağız.

Belki

herkes tarafından

tanınmayacağız.

Ama

bunların hiçbiri

bizi yoksul yapmaz.

Eğer

gönlümüzde

sevgi varsa…

Merhamet varsa…

Vicdan varsa…

Paylaşmak varsa…

Şükür varsa…

Dostluk varsa…

Aile varsa…

İyilik varsa…

İnsan hâlâ zengindir.


O yüzden

hayatın

bütün telaşının

içinde

biraz duralım.

Cebimize bakalım.

Sonra

kalbimize bakalım.

Evimize bakalım.

Sonra

gönlümüze bakalım.

Çevremize bakalım.

Sonra

yanımızdaki insanlara

bakalım.

Ve kendimize

şunu soralım:

Ben gerçekten

ne kadar zenginim?


Belki

cevap

bankadaki paramızda

değildir.

Belki

cevap

evimizin büyüklüğünde

değildir.

Belki

cevap

aracımızın modelinde

değildir.

Belki

cevap

kartvizitimizde

değildir.

Belki

cevap

çok daha sade

bir yerdedir:

Bizi sevenlerde…

Bize güvenenlerde…

Bizi arayanlarda…

Bizim için dua edenlerde…

Zor günümüzde

yanımızda duranlarda…

Ve bizim

başkalarının hayatında

bıraktığımız güzel izlerde…


Adıyaman

yeniden ayağa kalkarken

belki

hep birlikte

sadece

şehirlerimizi değil,

gönüllerimizi de

yeniden inşa etmeliyiz.

Daha büyük

binalar yapalım.

Ama

daha büyük

gönüller de yapalım.

Daha geniş

yollar açalım.

Ama

insanların birbirine

ulaşabileceği

gönül yollarını da

açık tutalım.

Yeni evler kuralım.

Ama

komşuluklarımızı da

yeniden kuralım.

Şehrimizi büyütelim.

Ama

merhametimizi

küçültmeyelim.

Çünkü

bir şehir

sadece

taşla, betonla,

asfaltla kurulmaz.

Şehirler

insanların gönüllerinde

yaşar.


Ve belki

bu yazının sonunda

kendimize

tek bir soru

sormamız yeterlidir:

“Gönlümüz ne kadar zengin?”

Çok paramız olabilir.

Ama

paylaşmıyorsak

ne anlamı var?

Çok dostumuz olabilir.

Ama

zor günlerinde

yanlarında değilsek

ne anlamı var?

Çok güçlü olabiliriz.

Ama

gücümüzü

ezmek için kullanıyorsak

ne anlamı var?

Çok tanınabiliriz.

Ama

kimsenin kalbine

dokunmamışsak

ne anlamı var?

Çok şeyimiz olabilir.

Ama

gönlümüz boşsa

aslında

ne kadar zenginiz?


Belki

hayatın sonunda

insanlar

ne kadar paramız olduğunu

hatırlamayacak.

Hangi arabaya bindiğimizi

hatırlamayacak.

Kaç odalı evimiz olduğunu

hatırlamayacak.

Hangi makamda

oturduğumuzu

hatırlamayacak.

Ama

kendilerine

nasıl davrandığımızı

hatırlayacaklar.

Bir zor günlerinde

yanlarında olup olmadığımızı

hatırlayacaklar.

Bir ihtiyaçları olduğunda

kapımızı açıp açmadığımızı

hatırlayacaklar.

Bir insan olarak

onlara

ne hissettirdiğimizi

hatırlayacaklar.

Ve belki

yıllar sonra

bir yerde

bizim adımız geçtiğinde

şöyle diyecekler:

“İyi insandı.”

İşte

bence

dünyada bırakılabilecek

en büyük servetlerden biri

budur.


Çünkü

zenginlik

sadece

sahip olmak değildir.

Zenginlik

paylaşabilmektir.

Zenginlik

şükredebilmektir.

Zenginlik

affedebilmektir.

Zenginlik

bir gönül alabilmektir.

Zenginlik

bir insanın

yükünü hafifletebilmektir.

Zenginlik

kimse görmeden

iyilik yapabilmektir.

Zenginlik

gücün varken

ezmemektir.

Zenginlik

haklıyken

incitmemektir.

Zenginlik

kırıldığında

kırmamaktır.

Zenginlik

çok şeye sahip olmak değil,

sahip olduklarınla

iyi bir insan olabilmektir.


O yüzden

bundan sonra

kendimize

sadece

“Ne kadar kazandım?”

diye sormayalım.

“Ne kadar biriktirdim?”

diye de sormayalım.

Bir de

şunu soralım:

“Bugün kaç gönül kazandım?”

Bir insanın

yüzünü güldürdüm mü?

Birinin

derdini dinledim mi?

Bir ihtiyaç sahibine

el uzattım mı?

Bir dostumu

aramayı hatırladım mı?

Bir büyüğümün

halini sordum mu?

Bir çocuğa

sevgi verdim mi?

Bir canlıya

merhamet ettim mi?

Bir insanın

kalbini kırmaktan

vazgeçtim mi?

Eğer

bunlardan birini bile

yaptıysak

bugün

biraz daha zenginiz.


Belki

hepimiz

çok zengin

olamayacağız.

Ama

hepimiz

gönlü zengin

olabiliriz.

Bir lokmamızı

paylaşabiliriz.

Bir selamı

esirgemeyebiliriz.

Bir gönlü

kırmamaya

özen gösterebiliriz.

Bir yaraya

merhem olabiliriz.

Bir insanın

hayatında

güzel bir iz

bırakabiliriz.

Ve bütün bunları

kimse bilmeden

yapabiliriz.

Çünkü

gerçek zenginlik

alkış istemez.

Gerçek iyilik

şahit istemez.

Gerçek merhamet

gösteriş istemez.

Gönülden yapılan

iyilik

sessizdir.

Ama

etkisi

uzun sürer.


Hayat

bir gün

hepimizin önüne

aynı hesabı koyacak.

Ne kadar kazandığımızı

değil,

ne kadar

insan olduğumuzu

soracak.

Ne kadar

biriktirdiğimizi

değil,

ne kadar

paylaştığımızı

hatırlatacak.

Kaç kişiyi

tanıdığımızı

değil,

kaç kişinin

hayatına

dokunduğumuzu

gösterecek.

Ve belki

o gün

anlayacağız:

Dünyanın en büyük

evine sahip olmak

ile

bir insanın

kalbinde

yer sahibi olmak

aynı şey değildir.

Çünkü

evler eskir.

Arabalar değişir.

Makamlar biter.

Paralar tükenir.

Ama

güzel bir insanın

gönüllerde bıraktığı iz

kolay kolay silinmez.


O yüzden

hayat ne getirirse

getirsin…

Ne kadar kazanırsak

kazanalım…

Ne kadar yükselirsek

yükselip…

Ne kadar güçlenirsek

güçlenelim…

Bir şeyi

hiç kaybetmeyelim:

Gönlümüzü.

Çünkü

insanın gerçek serveti

cebinde taşıdığı değil,

kalbinde taşıdığıdır.

Ve belki

bir gün

her şeyimizi

kaybedebiliriz.

Ama

gönlümüz zenginse

yeniden başlayacak

bir gücümüz vardır.

Bir dostun

elinden tutarız.

Bir gönül alırız.

Bir iyilik yaparız.

Bir insanın

yüzünü güldürürüz.

Ve hayat

yeniden anlam kazanır.


Bugün

kendimize

bir kez daha soralım:

Gönlümüz ne kadar zengin?

Cevabımız

çok paramız olmasıyla

değil,

çok sevgi taşıyor olmamızla

ölçülsün.

Çok evimiz olmasıyla

değil,

kapımızın

ihtiyaç sahibine açık olmasıyla

ölçülsün.

Çok insan tanımamızla

değil,

kaç insanın

bizi güzel hatırladığıyla

ölçülsün.

Çok şey sahibi olmamızla

değil,

sahip olduklarımızı

paylaşabilmemizle

ölçülsün.

Çünkü

hayatın sonunda

hepimiz

aynı gerçeğe

varacağız:

İnsanın gerçek zenginliği

malında değil,

gönlündedir.

Ve belki de

bu dünyada

bırakabileceğimiz

en güzel miras

çok para değil,

çok mal değil,

çok şöhret değil…

Güzel bir gönül

ve

güzel bir insanlık

hikâyesidir.

Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…

Bilal KARADAĞ

Foto-Haber: Adıyaman Manşet