Gazeteci-Yazar Bilal Karadağ, Adıyaman Manşet’te kaleme aldığı “Merhameti Kaybetmeyelim” başlıklı yeni yazısında, insan olmanın en temel değerlerinden biri olan merhametin hayatımızdaki yerini ele alıyor. Karadağ, 6 Şubat depremleri sonrasında Adıyaman’da ortaya çıkan dayanışmadan günlük hayatta birbirimize karşı kullandığımız dile kadar uzanan değerlendirmelerinde, zor zamanlarda birbirimize sahip çıkmanın, anlamanın, affetmenin ve iyiliği çoğaltmanın önemine dikkat çekiyor.
Karadağ, yazısının sonunda ise okuyucuyu hayatın yoğunluğu içerisinde insanlığın en temel değerlerinden biri olan merhameti kaybetmemeye çağırıyor.
Bilal Karadağ’ın “Merhameti Kaybetmeyelim” başlıklı köşe yazısının tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.
Merhameti Kaybetmeyelim
Geçen hafta
bir soru sormuştuk:
Gönlümüz ne kadar zengin?
Belki
bu hafta
o sorunun
başka bir cevabını
aramamız gerekiyor:
**Merhametimiz
ne kadar kaldı?**
Çünkü
insan
çok şeyini
kaybedebilir.
Parasını kaybedebilir.
Evini kaybedebilir.
İşini kaybedebilir.
Makamını kaybedebilir.
İtibarını kaybedebilir.
Hatta
bazen
her şeyini
bir anda kaybedebilir.
Ama
bir şeyi kaybettiğinde
insanlığından da
bir parça kaybetmeye başlar:
Merhametini.
Merhamet
sadece
acıyana bakmak değildir.
Merhamet
bir insanın
derdini
kendi derdinmiş gibi
hissedebilmektir.
Bir çocuğun
gözündeki hüznü
fark etmektir.
Bir yaşlının
yavaş yürüyüşünü
beklemektir.
Bir hastanın
halini sormaktır.
Bir yoksulun
mahcubiyetini
artırmamaktır.
Bir hayvanın
açlığını
görmezden gelmemektir.
Bir insanın
düştüğü yerde
üstüne basmak yerine
elinden tutmaktır.
Bazen
merhamet
çok büyük
bir şey değildir.
Bir bardak sudur.
Bir tabak yemektir.
Bir selamdır.
Bir telefon
aramasıdır.
Bir “Nasılsın?”
sorusudur.
Bir “Ben buradayım.”
cümlesidir.
Bazen
hiç konuşmadan
bir insanın
yanında oturmaktır.
Çünkü
bazı yaralar
sözle değil,
varlığımızla
iyileşir.
Bugün
hayatımız
çok hızlandı.
Herkes
bir yere yetişiyor.
Herkes
bir şey kazanmanın
peşinde.
Herkes
bir şey yetiştirmeye
çalışıyor.
Telefonlar çalıyor.
Mesajlar geliyor.
Bildirimler düşüyor.
İnsanlar
sürekli konuşuyor.
Ama
garip bir şekilde
birbirimizi
daha az dinliyoruz.
Birbirimizi
daha az görüyoruz.
Birbirimizin
acısını
daha az fark ediyoruz.
Belki de
en büyük kaybımız
tam burada:
İnsanların yanından geçiyoruz
ama insanları görmüyoruz.
Bir yaşlı
sokağın köşesinde
tek başına oturuyor.
Yanından geçiyoruz.
Bir çocuk
başını öne eğmiş
sessizce yürüyor.
Görmüyoruz.
Bir komşumuz
günlerdir
kapısını açmıyor.
Sormuyoruz.
Bir arkadaşımız
eskisi kadar
konuşmuyor.
“Bir derdi mi var?”
demiyoruz.
Bir esnaf
borç içinde
dükkanını ayakta tutmaya
çalışıyor.
Bilmiyoruz.
Bir anne
çocuğunun
geleceği için
geceleri uyuyamıyor.
Duymuyoruz.
Çünkü
kendi derdimiz
bize
başkasının derdini
görmeye
zaman bırakmıyor.
Oysa
hepimizin
birbirimize
ihtiyacı var.
Bugün
güçlü olan
yarın
yardıma muhtaç olabilir.
Bugün
yardım eden
yarın
yardıma ihtiyaç duyabilir.
Bugün
ayakta olan
yarın
bir el arayabilir.
Hayat
kimseye
“Sen hep güçlü kalacaksın.”
diye söz vermedi.
Bu yüzden
insan
insana
merhamet etmeli.
Çünkü
hayatın
hangi gününde
hangi tarafta
olacağımızı
bilmiyoruz.
6 Şubat
bize bunu
çok ağır bir şekilde
öğretti.
Bir gecede
her şey değişti.
Evler yıkıldı.
Sokaklar sustu.
Şehirler karardı.
İnsanlar
enkazların başında
sevdiklerinden
haber bekledi.
O gün
kimsenin
kim olduğunun
önemi kalmadı.
Makamlar
anlamsızdı.
Paralar
anlamsızdı.
Arabalar
anlamsızdı.
Kıyafetler
anlamsızdı.
İnsanlar
sadece
insandı.
Ve
insanlar
birbirlerine
koştu.
Bir yabancı
başka bir yabancıya
su verdi.
Bir insan
tanımadığı birinin
enkazdan çıkmasını
bekledi.
Bir aile
evini kaybetmiş
başka bir aileyle
ekmeğini paylaştı.
Bir çocuk
elindeki oyuncağı
başka bir çocuğa verdi.
Bir esnaf
dükkanını
ihtiyaç sahiplerine
açtı.
Bir sürücü
aracını
insan taşımak için
kullandı.
Bir sağlık çalışanı
saatlerce
uyumadan
çalıştı.
Bir gönüllü
kendi acısını
unutup
başkasının acısına
koştu.
İşte
o günlerde
hepimiz
merhametin
ne demek olduğunu
yeniden hatırladık.
Peki
sonra ne oldu?
Hayat
yeniden normale
dönmeye başladı.
İnsanlar
evlerine döndü.
İşlerine döndü.
Okullar açıldı.
Dükkanlar açıldı.
Sokaklar
yeniden kalabalıklaştı.
Ve biz
yavaş yavaş
o günlerdeki
duygularımızdan
uzaklaşmaya başladık.
Belki de
en çok
bundan korkmalıyız.
Çünkü
acıların geçmesi
güzeldir.
Ama
acıların bize
öğrettiklerini
unutmak
tehlikelidir.
Deprem bize
şunu öğretmişti:
İnsan insana lazımdır.
Bunu
unutmayalım.
Bir gün
birimizin kapısı
çalınabilir.
Birimizin
evladı
hastalanabilir.
Birimizin
işi bozulabilir.
Birimizin
cüzdanı
boşalabilir.
Birimizin
kalbi
kırılabilir.
Birimizin
hayatı
altüst olabilir.
İşte
o zaman
yanımızda
kim olacak?
Belki
bugün
yanından geçtiğimiz
o insan.
Belki
bugün
selam vermediğimiz
komşumuz.
Belki
bugün
küçümsediğimiz
bir gariban.
Belki
hiç tanımadığımız
bir insan.
Bu yüzden
kimseyi
küçümsemeyelim.
Çünkü
insanın
bugün nerede olduğu
yarının
nerede olacağını
garanti etmez.
Bugün
zengin olan
yarın
yoksullaşabilir.
Bugün
sağlıklı olan
yarın
hastalanabilir.
Bugün
güçlü olan
yarın
güçsüz kalabilir.
Bugün
yardım eden
yarın
yardıma ihtiyaç duyabilir.
Hayat
bazen
insana
aynı kapıyı
farklı taraflardan
çaldırır.
Merhamet
bir zayıflık değildir.
Tam tersine
insanın
gücünü
nasıl kullandığını
gösteren
en önemli değerlerden biridir.
Gücü olan
ezmiyorsa
merhamet vardır.
Parası olan
paylaşıyorsa
merhamet vardır.
Makamı olan
insanı küçümsemiyorsa
merhamet vardır.
Bilgisi olan
bilgisiz olanı
hor görmüyorsa
merhamet vardır.
Sözü geçen
sesi çıkmayanın
hakkını gözetiyorsa
merhamet vardır.
Çünkü
gerçek güç
güçsüzü ezmekte değil,
güçsüzü koruyabilmektedir.
Bazen
bir insan
hata yapar.
Hemen
üstüne gideriz.
Hemen
yargılarız.
Hemen
etiketleriz.
Hemen
“Bunu hak etti.”
deriz.
Oysa
insan
hatasından
ibaret değildir.
Hepimizin
yanlışları var.
Hepimizin
pişmanlıkları var.
Hepimizin
hayatında
“Keşke yapmasaydım.”
dediği şeyler var.
Merhamet
hataları
doğru kabul etmek değildir.
Ama
hata yapan insanın
yeniden ayağa kalkmasına
izin vermektir.
Bir insanı
düştüğü için
küçümsemeyelim.
Belki
bizim elimizden
tutulmasına
ihtiyacımız olan
bir gün
gelecek.
Bir insanı
yoksul olduğu için
küçümsemeyelim.
Belki
onun gönül zenginliği
bizim sahip olduğumuz
milyonlardan
daha büyüktür.
Bir insanı
makamı olmadığı için
değersiz görmeyelim.
Çünkü
makam
insanı değerli yapmaz.
İnsanın değeri
makamından değil,
insanlığından gelir.
Merhamet
sadece
insana da değildir.
Bir sokak hayvanı
açsa
onu görmezden gelmemektir.
Bir kuş
susuzsa
bir kap su koymaktır.
Bir canlı
yaralıysa
yardım etmektir.
Çünkü
merhamet
kalpte varsa
sınır tanımaz.
İnsan
merhamet ettikçe
insanlığını
hatırlar.
Bugün
çocuklarımız
çok şey öğreniyor.
Matematik öğreniyorlar.
Fen öğreniyorlar.
Yabancı dil öğreniyorlar.
Teknoloji öğreniyorlar.
Sınavlara hazırlanıyorlar.
Meslekler öğreniyorlar.
Bunların hepsi
çok önemli.
Ama
bir şeyi
unutmayalım:
Merhameti öğrenmeyen
bir çocuk
çok şey bilebilir
ama
insan olmanın
en önemli derslerinden
birini eksik bırakır.
Çocuklarımıza
“Başarılı ol.”
diyelim.
Ama
yanına
“İyi insan ol.”
da ekleyelim.
“Çok kazan.”
diyelim.
Ama
“Paylaş.”
da diyelim.
“Kendini koru.”
diyelim.
Ama
“Güçsüzü ezme.”
de diyelim.
“Hakkını ara.”
diyelim.
Ama
“Başkasının hakkına girme.”
de diyelim.
Çünkü
çocuklar
bizim söylediklerimizden
çok
bizim yaptıklarımızı
öğreniyor.
Evde
anne babasına
saygısızlık eden
bir çocuk,
sokakta
başkasına
saygı göstermeyi
zor öğrenir.
Evde
yoksulla
dalga geçildiğini
gören çocuk,
yarın
yoksula
merhamet etmeyi
öğrenemez.
Evde
hayvana
kötü davranıldığını
gören çocuk,
canlıya
şefkat göstermeyi
zor öğrenir.
Bu yüzden
merhameti
önce
çocuklarımıza
anlatmadan
önce
kendimiz
yaşamalıyız.
Bir de
dilimiz var.
Bazen
merhametsizliğin
en büyük aracı
dilimiz oluyor.
Bir cümle
kuruyoruz.
Karşımızdaki
günlerce
onu düşünüyor.
Bir söz söylüyoruz.
Belki
yıllarca
unutulmuyor.
Bir insanı
kalabalığın içinde
küçümsüyoruz.
Sonra
biz unutuyoruz.
Ama
o insan
unutmayabiliyor.
Bu yüzden
konuşmadan önce
bir an
düşünelim:
Bu söz
karşımızdakini
iyileştirecek mi,
yoksa yaralayacak mı?
Her doğru
söylenmek zorunda değildir.
Her düşünce
yüksek sesle
ifade edilmek zorunda değildir.
Her eleştiri
hakaret etmek
zorunda değildir.
Bir insanı
uyarmakla
onu aşağılamak
aynı şey değildir.
Hakkımızı aramakla
başkasının onurunu
çiğnemek
aynı şey değildir.
Adalet istemekle
intikam istemek
aynı şey değildir.
Merhamet
işte
bu ince çizgide
kendini gösterir.
Bazen
haklı olabiliriz.
Ama
haklı olduğumuz halde
karşımızdakini
incitmemeyi
seçebiliriz.
Bazen
gücümüz olabilir.
Ama
o gücü
kullanmayabiliriz.
Bazen
cevap verebiliriz.
Ama
susmayı
tercih edebiliriz.
Çünkü
her kazanılan tartışma
bir kazanım değildir.
Bazen
tartışmayı kazanırken
bir insanı
kaybedersiniz.
Ve
bazı kayıpların
telafisi olmaz.
Merhamet
affetmek de değildir
sadece.
Bazen
affedemeyiz.
Bazen
unutamayız.
Bazen
mesafe koymamız gerekir.
Ama
bütün bunları yaparken
kalbimizi
kinin esiri
haline getirmemek
mümkündür.
Çünkü
bir insanı
hayatımızdan çıkarmak
başka,
insanlığımızdan
çıkarmak
başkadır.
Günümüzde
sosyal medyada
da bunu görüyoruz.
Bir insan
bir hata yapıyor.
Binlerce kişi
üzerine gidiyor.
Bir görüntü
yayılıyor.
Herkes
hüküm veriyor.
Bir cümle
yanlış anlaşılıyor.
İnsanlar
hemen saldırıyor.
Oysa
ekranın arkasındaki
insanın da
bir kalbi var.
Bir ailesi var.
Bir hayatı var.
Bir çocuğu var.
Bir annesi var.
Bir babası var.
Bir geçmişi var.
Bir yarası var.
Bir hatası
onun bütün hayatı
olmayabilir.
Bu yüzden
klavyenin başında da
merhametli olalım.
Bir paylaşım
yapmadan önce
düşünelim.
Bir insanı
hedef göstermeden
düşünelim.
Bir iddiayı
doğrulamadan
yaymadan
düşünelim.
Çünkü
merhamet
sadece
el uzatmak değildir.
Bazen
bir insanın
itibarını
gereksiz yere
incitmemektir.
Bazen
bilmediğimiz
bir konuda
susabilmektir.
Bazen
kalabalığın peşine
takılmamaktır.
Adıyaman
çok şey yaşadı.
Çok kayıp verdi.
Çok acı gördü.
Çok gözyaşı döktü.
Ama
aynı zamanda
çok büyük
bir dayanışma da
gördü.
İnsanların
birbirine nasıl
kenetlendiğine
şahit olduk.
Şimdi
şehir yeniden
kurulurken
o dayanışmanın
ruhunu da
yaşatmamız gerekiyor.
Çünkü
beton yükselirken
merhamet
azalırsa
şehir yeniden kurulmuş
ama
insanlık eksilmiş
olur.
Yeni binalar
yapalım.
Yeni yollar
açalım.
Yeni iş yerleri
kurulsun.
Çocuklarımız
daha güzel
okullarda okusun.
İnsanlarımız
daha güvenli
evlerde yaşasın.
Bunların hepsi
çok kıymetli.
Ama
bir şeyi
unutmayalım:
Şehirleri
beton ayakta tutar.
Toplumları ise
merhamet.
Bir komşunun
kapısını çalmak
zor değil.
Bir yaşlıya
“Bir ihtiyacın var mı?”
demek
zor değil.
Bir hastayı
aramak
zor değil.
Bir dostun
derdini dinlemek
zor değil.
Bir çocuğun
başını okşamak
zor değil.
Bir sokak hayvanına
su vermek
zor değil.
Bir ihtiyaç sahibini
incitmeden
yardım etmek
zor değil.
Ama
bütün bunları
yapabilmek için
önce
birbirimizi
görmemiz gerekiyor.
Belki
bugün
çok zengin
olamayız.
Ama
çok merhametli
olabiliriz.
Belki
herkese
yardım edemeyiz.
Ama
karşımıza çıkan
bir insana
yardım edebiliriz.
Belki
dünyayı
değiştiremeyiz.
Ama
bir insanın
dünyasını
değiştirebiliriz.
Bir insanın
hayatına dokunmak
bazen
dünyayı değiştirmekten
daha değerlidir.
Çünkü
iyilik
zincir gibidir.
Bir insan
iyilik görür.
O iyiliği
başkasına taşır.
O kişi
başkasına taşır.
Ve
küçücük bir iyilik
büyüyerek
başka insanların
hayatına dokunur.
Belki
yıllar sonra
bizim unuttuğumuz
bir iyilik
başka bir insanın
hayatında
yaşamaya devam eder.
İşte
merhametin
en güzel tarafı da
budur.
İyilik
yapıldığı yerde
kalmaz.
O yüzden
birbirimize
karşı
daha anlayışlı olalım.
Daha sabırlı olalım.
Daha hoşgörülü olalım.
Daha dikkatli konuşalım.
Daha çok dinleyelim.
Daha az yargılayalım.
Daha çok yardım edelim.
Daha az küçümseyelim.
Daha çok paylaşalım.
Daha az bencillik yapalım.
Ve
en önemlisi
merhametimizi
kaybetmeyelim.
Çünkü
para biter.
Makam değişir.
Ev eskir.
Araba yenilenir.
Şöhret unutulur.
İnsanlar gelir
ve gider.
Ama
bir insanın
kalbinde bıraktığınız
güzel iz
çok daha uzun
yaşayabilir.
Birinin
“Bana sahip çıktı.”
demesi…
Bir başkasının
“Beni yalnız bırakmadı.”
demesi…
Bir çocuğun
“Bana iyilik yaptı.”
diye hatırlaması…
Belki
hayatın sonunda
elimizde kalacak
en büyük servet
budur.
Geçen hafta
“Gönlümüz ne kadar zengin?”
diye sormuştuk.
Belki
bugün
o sorunun
cevabını
biraz daha
netleştirebiliriz:
Gönül zenginliği
merhametle başlar.
Çünkü
merhamet yoksa
servetin de
anlamı azalır.
Bilginin de.
Gücün de.
Makamın da.
Şöhretin de.
İnsanın
elinde çok şey olabilir.
Ama
kalbinde
merhamet yoksa
o zenginlik
eksik kalır.
Bir insanın
elinden
her şeyi alınabilir.
Ama
merhametini
kendi elleriyle
kaybetmemesi gerekir.
Çünkü
merhamet
insanın
başkasına verdiği
bir şeyden önce
kendisinde taşıdığı
bir değerdir.
Ve
insan
merhametini
kaybettiğinde
belki
çok şey
kazanabilir.
Ama
insanlığından
bir şeyler
kaybeder.
O yüzden
bugün
kendimize
şunu soralım:
Bir insan acı çekerken
onu görebiliyor muyum?
Bir ihtiyaç sahibi
kapımı çaldığında
onu incitmeden
yardım edebiliyor muyum?
Bir insan hata yaptığında
onu tamamen
silmeden önce
anlamaya çalışıyor muyum?
Bir güçsüz
karşımda durduğunda
gücümü ona karşı
kullanmıyor muyum?
Bir hayvan
yardıma muhtaç olduğunda
onu fark ediyor muyum?
Bir yakınım
sessizleştiğinde
“Bir şeyin mi var?”
diye soruyor muyum?
Belki
merhamet
tam da budur.
Her şeyi
çözmek değil.
Her derde
derman olmak değil.
Herkesi
kurtarmak değil.
Sadece
karşımızdaki insanın
acısını
küçümsememek.
Sadece
düşenin üzerine
basmamak.
Sadece
gücümüz yettiğinde
el uzatmak.
Sadece
bir insanın
yalnız olmadığını
hissettirmek.
Ve
belki
bazen
en büyük merhamet
incitmemektir.
Bir insanın
zayıf tarafını
aleyhine kullanmamaktır.
Gizlisini
yaymamaktır.
Mahcubiyetini
büyütmemektir.
Düştüğünde
gülmemektir.
Ağladığında
utanmasına
sebep olmamaktır.
Yoksulluğunu
yüzüne vurmamaktır.
Yaşlılığını
küçümsememektir.
Hastalığını
alay konusu yapmamaktır.
Çünkü
insan
en çok
savunmasız olduğu
anlarda
insandır.
Hayat
hepimizi
bir gün
bir başkasının
merhametine
muhtaç edebilir.
Bugün
el uzatan olabiliriz.
Yarın
el bekleyen
olabiliriz.
Bugün
teselli eden olabiliriz.
Yarın
teselliye
ihtiyaç duyabiliriz.
Bugün
birinin
yükünü taşıyabiliriz.
Yarın
bizim yükümüzü
bir başkası taşıyabilir.
Bu yüzden
iyiliği
sadece
karşımızdakine değil,
aslında
yarının kendimize
bıraktığımız
bir miras gibi
düşünelim.
Adıyaman'ın
yeniden ayağa kalktığı
bu günlerde
bir şeyi
özellikle
unutmayalım:
Binalarımızı
yenileyebiliriz.
Sokaklarımızı
yenileyebiliriz.
Evlerimizi
yenileyebiliriz.
Ama
kaybettiğimiz
merhameti
yeniden kazanmak
çok daha önemlidir.
Çünkü
insanı
insan yapan
sadece
başını soktuğu
ev değildir.
İnsanı insan yapan
başkasının acısına
kalbinde yer açabilmesidir.
Gelin
birbirimize
biraz daha
iyi davranalım.
Birbirimizi
biraz daha
dinleyelim.
Birbirimizi
biraz daha
anlamaya çalışalım.
Birbirimizin
yükünü
biraz daha
hafifletelim.
Çünkü
hayat
zaten yeterince
zor.
Kimsenin
bir başkasının
hayatını
daha da zorlaştırmaya
ihtiyacı yok.
Bir insanın
yüzünü güldürmek
bazen
çok kolaydır.
Bir selam.
Bir tebessüm.
Bir telefon.
Bir kapı ziyareti.
Bir tas çorba.
Bir bardak su.
Bir güzel söz.
Bir dua.
Bir “Geçmiş olsun.”
Bir “Başın sağ olsun.”
Bir “Yanındayım.”
Bir “İhtiyacın olursa
buradayım.”
Bazen
bir insanın
hayata yeniden
tutunması için
bundan fazlası
gerekmeyebilir.
Ve
unutmayalım:
Merhamet
bölündükçe
azalan bir şey değildir.
Paylaştıkça
çoğalır.
Bir gönülden
diğerine geçer.
Bir evden
başka bir eve
ulaşır.
Bir insandan
başka bir insana
bulaşır.
Belki
bugün
bizim verdiğimiz
küçük bir iyilik
yarın
başka bir insanın
hayatını değiştirir.
O yüzden
hayatın bütün
telaşının içinde
biraz duralım.
Etrafımıza
bakalım.
Kimseyi
görmeden geçmeyelim.
Bir insanın
gözlerine bakalım.
Belki
yardım istiyordur.
Belki
sadece
dinlenmek istiyordur.
Belki
bir selam
bekliyordur.
Belki
birinin
“Sen yalnız değilsin.”
demesine
ihtiyacı vardır.
Ve
kendimize
şunu soralım:
Bugün
bir insanın
hayatını
biraz olsun
güzelleştirebildim mi?
Eğer
cevabımız
“Evet.”
ise
belki
o gün
biraz daha
insan olduk.
Belki
bir gönül kazandık.
Belki
bir yük hafiflettik.
Belki
bir duaya
girdik.
Belki
kimsenin görmediği
bir iyilik yaptık.
Ve
belki
dünyanın
en büyük servetlerinden
birini
kazandık:
Bir insanın
gönlündeki yeri.
Çünkü
hayatın sonunda
kimse
kaç kişiyi
ezdiğimizi
hatırlamak istemez.
Kaç kişiyi
küçülttüğümüzü
hatırlamak istemez.
Kaç insanı
ağlattığımızı
hatırlamak istemez.
İnsan
geriye dönüp
baktığında
daha çok
şunu hatırlamak ister:
Kime
el uzattım?
Kimin
yanında oldum?
Kimin
yarasına
merhem oldum?
Kimin
gözyaşını
sildim?
Kimin
hayatına
bir güzellik
bıraktım?
Belki
biz de
bir gün
bu dünyadan
gideceğiz.
Geride
evler kalacak.
Arabalar kalacak.
Eşyalar kalacak.
Fotoğraflar kalacak.
Belgeler kalacak.
Ama
bizimle birlikte
götüremeyeceğimiz
çok şey olacak.
Ve
geride kalanlar
bizim için
şunu söyleyecek:
“Nasıl bir insandı?”
İşte
asıl mesele
burada.
Cevap
“Çok zengindi.”
olmayabilir.
“Çok güçlüydü.”
olmayabilir.
“Çok tanınırdı.”
olmayabilir.
Ama
“Merhametliydi.”
“İyi insandı.”
“Zor günümde yanımdaydı.”
“Kimseyi küçümsemezdi.”
“Bir gönül insanıydı.”
denilebiliyorsa
işte
bence
gerçek servet
budur.
O yüzden
ne olur
hayatın telaşında
merhametimizi
kaybetmeyelim.
Çok kazanabiliriz.
Ama
çok paylaşalım.
Çok yükselebiliriz.
Ama
kimseyi
ezmeyelim.
Çok güçlenebiliriz.
Ama
güçsüzün yanında
duralım.
Çok şey bilebiliriz.
Ama
bilmediğini söyleyene
küçümseyerek
bakmayalım.
Çok konuşabiliriz.
Ama
biraz da
dinleyelim.
Çünkü
insan
her şeyini
kaybedebilir.
Ama
merhametini
kaybetmemeli.
Geçen hafta
gönül zenginliğinden
söz ettik.
Bugün
onun en önemli
hazinesinden
söz ediyoruz:
Merhamet.
Gönlümüz
merhametliyse
zenginiz.
Elimiz
yardıma gidiyorsa
zenginiz.
Kalbimiz
başkasının acısını
hissedebiliyorsa
zenginiz.
Bir insanın
gözyaşını
görüp
başımızı
çevirmiyorsak
zenginiz.
Çünkü
insanın gerçek
zenginliği
sadece
sahip olduklarında
değil,
başkalarının hayatına
ne kattığında
saklıdır.
Bugün
bir iyilik yapalım.
Kimse bilmesin.
Bir gönül alalım.
Kimse duymasın.
Bir ihtiyaç sahibine
el uzatalım.
Fotoğrafını
çekmeyelim.
Bir yaşlının
halini soralım.
Karşılığını
beklemeyelim.
Bir hayvana
su verelim.
Kimse
alkışlamasın.
Bir çocuğun
yüzünü güldürelim.
Kimse
görmesin.
Çünkü
bazı iyilikler
insanların önünde değil,
vicdanımızın önünde
yapılır.
Ve
belki
bugün
bu yazıyı
okuyan herkes
kendi hayatında
küçücük bir şey
değiştirebilir.
Bir selamı
esirgemez.
Bir gönlü
kırmaktan vazgeçer.
Bir ihtiyaç sahibini
geri çevirmez.
Bir hayvana
su verir.
Bir yaşlının
elinden tutar.
Bir dostunu
arar.
Bir özür diler.
Bir hakkı
helal eder.
Bir insanın
yükünü
hafifletir.
Bunların hiçbiri
dünyanın manşetlerine
çıkmayabilir.
Ama
bir insanın
kalbine
dokunabilir.
İşte
bence
asıl mesele
budur.
Dünyayı
tek başımıza
değiştiremeyiz.
Ama
dokunduğumuz
insanın dünyasını
değiştirebiliriz.
Ve
bazen
bir insanın
dünyasını değiştirmek
dünyayı değiştirmekten
daha büyük
bir iyiliktir.
O yüzden
hayat bize
ne getirirse
getirsin…
Ne kadar
yorulursak
yorulalım…
Ne kadar
kırılırsak
kırılalım…
Ne kadar
haksızlığa
uğrarsak
uğrayalım…
Bir şeyi
kaybetmeyelim:
Merhametimizi.
Çünkü
merhamet
kalbin
sessiz dilidir.
Ve
kalbimizin dili
sustuğunda
insanlığımızın sesi
de kısılır.
Bugün
bir kez daha
kendimize
soralım:
Merhametimi
kaybetmedim mi?
Bir insanın
acısına
duyarsızlaştım mı?
Bir yoksula
yukarıdan
baktım mı?
Bir düşenin
üzerine
bastım mı?
Bir insanın
mahcubiyetini
artırdım mı?
Bir canlıya
gereksiz yere
acı verdim mi?
Bir gönlü
kırdım mı?
Ve
kırdıysam
onarabilir miyim?
Belki
bütün mesele
burada.
İnsan
hatasız değildir.
Ama
hatasını fark edip
değişebilir.
Kırabilir.
Ama
gönül alabilir.
Yanlış yapabilir.
Ama
doğruya dönebilir.
Sertleşebilir.
Ama
yumuşayabilir.
Ve
en önemlisi
merhametini
yeniden
hatırlayabilir.
Adıyaman
çok acı gördü.
Ama
çok merhamet de
gördü.
Şimdi
şehir yeniden
ayağa kalkarken
biz de
o merhameti
yaşatmaya
devam edelim.
Binalarımız
yükselsin.
Yollarımız
genişlesin.
Evlerimiz
çoğalsın.
Ama
gönüllerimiz
daralmasın.
Şehrimiz
büyüsün.
Ama
insanlığımız
küçülmesin.
Çünkü
bir şehri
güzel yapan
sadece
binaları değildir.
O şehirde
yaşayan insanların
birbirine
nasıl davrandığıdır.
Ve
belki
gelecek nesillere
bırakacağımız
en güzel miras
şu olabilir:
“Biz
çok şey yaşadık.
Çok kaybettik.
Çok yorulduk.
Ama
insanlığımızı
kaybetmedik.”
Bundan
daha büyük
bir miras
olabilir mi?
O halde
gönlümüzü
zengin tutalım.
Vicdanımızı
canlı tutalım.
İyiliği
unutmayalım.
Paylaşmayı
unutmayalım.
Komşumuzu
unutmayalım.
Yaşlımızı
unutmayalım.
Çocuğumuzu
unutmayalım.
Yoksulumuzu
unutmayalım.
Yetimimizi
unutmayalım.
Hayvanlarımızı
unutmayalım.
Ve
en önemlisi
insan olduğumuzu
unutmayalım.
Çünkü
hayat
çok kısa.
Bugün
yanımızda olan
yarın
olmayabilir.
Bugün
elimizde olan
yarın
başkasının olabilir.
Bugün
güçlü olan
yarın
bir başkasının
desteğine
ihtiyaç duyabilir.
O yüzden
birbirimize
iyi davranalım.
Birbirimizin
yükünü
hafifletelim.
Birbirimizin
yarasına
merhem olalım.
Ve
merhameti
hayatımızın
bir kenarında
değil,
tam merkezinde
tutalım.
Çünkü
insan
çok şey
kaybedebilir.
Ama
merhametini
kaybederse
kaybettiği
sadece
bir duygu değildir.
Bir parça
insanlığını da
kaybeder.
Ve
ben
bunu
hiçbirimizin
kaybetmesini
istemiyorum.
Gönlümüz
zengin olsun.
Dilimiz
yumuşak olsun.
Elimiz
yardıma açık olsun.
Kapımız
ihtiyaç sahibine
kapanmasın.
Kalbimiz
iyiliğe
yabancılaşmasın.
Ve
hangi makama
gelirsek gelelim,
hangi servete
sahip olursak olalım,
hangi hayatı
yaşarsak yaşayalım,
bir şeyi
unutmayalım:
Merhametimizi
kaybetmeyelim.
Çünkü
bir insanın
elinde kalan
en büyük servet
malından mülkünden
önce
iyi bir kalptir.
Ve
belki
hayatın sonunda
geriye
tek bir cümle
kalacaktır:
**“İyi ki
insan kalmışım.”**
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ
Haber: Adıyaman Manşet
