Başlık 2: Artık Acılara da Alışıyoruz: Toplum Sessizce Çürüyor
Artık bazı acılar karşısında ne yazık ki şaşırmıyoruz.
Bir intihar haberi geliyor, “acı olay” denilip geçiliyor. Bir cinayet haberi düşüyor ekranlara, birkaç saat konuşuluyor, sonra başka bir haberin gölgesinde unutuluyor. Şiddet, uyuşturucu, trafik kazaları, okul çevresindeki olaylar derken toplum olarak sanki bütün bunları hayatın sıradan bir parçasıymış gibi görmeye başladık.
Oysa sıradanlaşan şey, tehlikenin kendisidir.
Malatya’da son altı ay içerisinde ölümle sonuçlanan intihar vakalarının sayısının 50 civarında olduğuna dair çeşitli söylemler duyuyoruz. Bu rakamın resmi verilerle mutlaka ortaya konulması gerekiyor. Ancak deprem bölgesinin tamamına baktığımızda ortaya çıkan tablonun çok daha ağır olabileceği endişesi var.
Burada artık kimse “Bana ne?” deme lüksüne sahip değil.
Buradan yetkililere açıkça sesleniyorum: Gelin, bu meseleye hep birlikte çözüm arayalım.
İntiharları, uyuşturucuyu, şiddeti, aile içindeki sorunları, gençlerin geleceksizlik duygusunu ve giderek artan toplumsal huzursuzluğu bir bütün olarak ele almak zorundayız.
Çünkü bugün bir gencimizi kaybediyoruz, yarın başka bir gencimizi…
Söylüyoruz, konuşuyoruz, toplantılar yapıyoruz ama çoğu zaman söylediklerimiz havada kalıyor. Oysa memleketin gençleri gözümüzün önünde kayboluyor.
Allah aşkına, artık harekete geçelim.
Günde bir gökdelen dikseniz, yüzlerce bina yapsanız, yolları yenileseniz, şehirleri yeniden kursanız ne olur?
Eğer toplumun ruhu yara alıyorsa, gençler uyuşturucunun pençesine düşüyorsa, şiddet günlük hayatın bir parçası haline geliyorsa yapılan binaların anlamı da eksiliyor.
Çünkü şehirleri sadece betonla değil, insanla yaşatabilirsiniz.
Bugün ülkenin farklı yerlerinden neredeyse her gün cinayet haberleri geliyor. İnsanların birbirine karşı neden bu kadar öfkeli ve şiddete meyilli hale geldiğini ciddi biçimde sorgulamak zorundayız.
Sokakta yürürken bile insan kendini eskisi kadar güvende hissetmiyor.
“Acaba nereden bir kurşun gelir?” diye düşünerek dolaşmak, bir toplum için son derece ağır bir tablodur.
Bunlar yetmezmiş gibi trafik kazaları da can almaya devam ediyor.
Bir yanda şiddet, bir yanda uyuşturucu, bir yanda intiharlar, diğer yanda trafik…
Peki biz daha neyi bekliyoruz?
Bütün bunları birbirinden bağımsız olaylar gibi görmek yerine, toplumsal bir alarm olarak değerlendirmemiz gerekiyor.
Üstelik bu mücadele siyaset üstü olmak zorunda.
Kimse kimsenin partisine, diline, dinine, mezhebine, memleketine bakmadan aynı masanın etrafında oturmalı. İktidarıyla, muhalefetiyle, yerel yönetimleriyle, güvenlik güçleriyle, eğitimcileriyle, aileleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir mücadele başlatılmalı.
Gerekiyorsa cezalar ağırlaştırılmalı.
Gerekiyorsa denetimler sıklaştırılmalı.
Ama sadece cezayla da bu sorunun çözülemeyeceğini unutmamalıyız. Gençleri uyuşturucudan uzak tutacak sosyal alanlar, psikolojik destek mekanizmaları, ailelere yönelik çalışmalar ve okul çevrelerinde daha güçlü önlemler de hayata geçirilmeli.
Ve bütün bunlar yarın değil, bugün başlamalı.
Geçtiğimiz günlerde okullarda yaşanan bazı olaylar da hepimizi düşündürmeli.
Detaylarını burada yeniden yazmak istemiyorum. Çünkü bazen bir olayı sürekli anlatmak, görüntülerini tekrar tekrar göstermek, nasıl gerçekleştiğini ayrıntılarıyla aktarmak istemeden de olsa yanlış kişilere örnek oluşturabiliyor.
Özellikle çocuklar ve gençler açısından medyanın burada çok büyük bir sorumluluğu var.
Bir olay haber yapılacaksa elbette yapılmalı. Ancak haber vermek ile olayı teşhir etmek arasında çok ince bir çizgi var.
Şiddeti anlatırken şiddeti özendirmemek, intiharı haberleştirirken yöntemi ve ayrıntıları vermemek, çocukların karıştığı olaylarda onların geleceğini düşünmek zorundayız.
Çünkü bazen bir haber, farkında olmadan başka bir olaya kapı aralayabilir.
Biz artık sadece yaşananları haber veren değil, yaşanabileceklerin önüne geçmeye çalışan bir anlayışa ihtiyaç duyuyoruz.
Bu ülkenin gençleri bizim çocuklarımız.
Onları kaybettikten sonra “Neden oldu?” diye sormanın hiçbir anlamı yok.
Önce tedbir, sonra acı haber değil; önce insan, sonra her şey…
Bugün hâlâ zamanımız var.
Ama bu zamanın sonsuza kadar devam edeceğini sanıyorsak yanılıyoruz.
Toplumun alarm zilleri çalıyor.
Duyalım artık.
Çünkü mesele sadece bir kişinin, bir ailenin, bir mahallenin meselesi değil.
Mesele hepimizin meselesi.
Ve bu gidişata hep birlikte dur demezsek, yarın “Nerede yanlış yaptık?” diye soracağımız çok daha ağır bir tabloyla karşı karşıya kalabiliriz.