Başlık 2: Siyasi Operasyonların Ekonomik Faturası: İrade mi, Esaret mi?
Onur ve gurur, insanı insan yapan bambaşka erdemlerdir; birinin uşağı olmak, iradesini bir başkasına ipotek etmek ise apayrı bir esarettir. Eğer bir gün kendi özgür iradenizden vazgeçip bir başkasının boyunduruğu altına girmeyi kabul ederseniz, ömrünüz boyunca o prangadan kurtulamazsınız. O andan itibaren kendi doğrularınız biter; zihniniz mühürlenir ve size dikte edilen her şeyi sorgulamadan, adeta bir robot gibi yapmak zorunda kalırsınız. Bu durum bireyler için ne kadar yıkıcıysa, toplumlar ve kurumlar için de bir o kadar felakettir.
Ne yazık ki bugün tam olarak bu acı ve karanlık gerçeğin sahnelendiği bir süreçten geçiyoruz. Adını her ne koyarsanız koyun, hukuki kılıfların arkasına neyi gizlemeye çalışırsanız çalışın; yaşanan bu durum, en temelde halkın ve delegenin hür iradesini tamamen yok saymaktan başka bir şey değildir. Mevcut zihniyet, topluma ve seçmene açıkça şu tehlikeli mesajı fısıldıyor: "Siz ne derseniz deyin, sandıkta kimi seçerseniz seçin, hangi değişimi arzularsanız arzulayın; ben yine kendi bildiğimi okurum." İşte bu, bir toplumun onuruna, seçme hakkına ve asgari demokrasi kültürüne vurulmuş en büyük darbelerden biridir.
Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan kurultay davası ve yargı eliyle getirilen "mutlak butlan" kararı, ilk bakışta sadece bir ana muhalefet partisinin iç işi ya da basit bir lider değişimi krizi gibi görünebilir. "Özgür Özel gitmiş, Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi geri gelmiş, ne fark eder?" sığlığıyla meseleye yaklaşanlar, madalyonun diğer yüzündeki devasa faturayı görmekten acizdir.
Bu süreç sadece siyasi dengeleri sarsmadı; aynı zamanda borsa koridorlarını ve Merkez Bankası rezervlerini de doğrudan vurdu. Kararın açıklandığı o kritik saatlerde piyasalarda yaşanan çalkantı, borsadaki sert düşüşler ve döviz kurunu belirli bir dengede tutabilmek adına Merkez Bankası ile kamu bankalarının harcamak zorunda kaldığı milyarlarca dolarlık rezerv, bu siyasi müdahalenin doğrudan ekonomik sonucudur.
Peki, bu süreçte ekonominin dümenindeki isim olan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek nerede idi? Kurumların özerkliği ve rasyonel zemin iddiaları havada uçuşurken, siyasetin finansal piyasaları böylesine hırpaladığı bir virajda ekonomi yönetimi ne kadar irade gösterebildi? Finansal İstikrar Komitesi’ni toplamak ya da "şoklara karşı dirençliyiz" mesajları vermek, arka kapıdan eritilen rezervlerin ve yatırımcının gözündeki güven kaybının yarasını sarmaya yetiyor mu? Siyasetin faturası neden yine dezenflasyon programının yükünü sırtında taşıyan halkın cebine kesiliyor?
Görünen o ki bu düğüm kolay çözülmeyecek. Yarın Özgür Özel ve ekibinin, bu hukuki vesayeti reddederek yeni bir siyasi hareket ya da parti ile yola çıkması hiç de uzak bir ihtimal değil. Böyle bir senaryoda, tabelası geriye kalan ama ruhu ve tabanı bölünen bir CHP ile Kılıçdaroğlu dönemi tarihin tozlu sayfalarına karışabilir; ardından sular durulduğunda CHP yeniden küllerinden doğmak zorunda kalabilir.
Ancak siyaset kendi içindeki bu hesaplaşmaları ve cerrahi operasyonları yaparken, Türkiye’nin kaybettiği zamanı ve ekonomik değerleri kim geri verecek? Zaten pamuk ipliğine bağlı olan yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışı bu kırılganlıktan sonra neye evrilecek? Hukuki öngörülebilirliğin olmadığı, ana muhalefet partisinin liderliğinin bile mahkeme koridorlarında tayin edildiği bir ülkeye hangi nitelikli sermaye güvenip yatırım yapar?
Siyasetçiler koltuk, güç ve vesayet savaşları verirken; asıl bakılması, asıl dert edinilmesi gereken şey bu süreçte uğradığımız topyekûn ekonomik kayıptır. Çünkü iradeye vurulan her darbe, sadece sandığı değil, mutfaktaki ekmeği de vuruyor.