Taziye Sofrası: Gelenek mi, Yük mü?

Celil KOCATAŞ

03-01-2026 22:36

Başlık 2: Taziye Sofrası: Gelenek mi, Yük mü?
Taziye yemekleri kalkmalı mı? Bu soru, son yıllarda Türkiye’de hem dini hem de sosyal yönleriyle en çok tartışılan başlıklardan biri haline geldi. İlk bakışta masum bir gelenek gibi görünen taziye sofraları, bugün birçok aile için ağır bir maddi ve manevi yük anlamına geliyor. Meselenin bu denli gündemde olmasının nedeni de tam olarak burada yatıyor.
2025 yılında pek çok bölgede taziye yemeklerinin kaldırılması ya da sınırlandırılması için ciddi adımlar atıldı. Mardin, Aksaray ve Şanlıurfa’nın bazı ilçelerinde mülki amirler, bu uygulamayı yasaklayan ya da belirli kurallara bağlayan kararlar aldı. Taziye evlerinin girişine asılan “Bu taziye evinde yemek verilmemektedir” tabelaları, daha kapıdan girerken beklentiyi ortadan kaldırmayı ve sosyal baskıyı kırmayı amaçladı. Çünkü bu baskı, bireysel bir itirazla değil ancak toplumsal bir mutabakatla aşılabiliyor.
Zira taziye yemeği geleneği, çoğu zaman “El âlem ne der?” ya da “Babamın cenazesinde yemek vermedi demesinler” gibi derin korkularla besleniyor. En büyük eleştiri de tam burada yoğunlaşıyor: Ateş düştüğü yeri yakarken, bir de üzerine ekonomik yük bindirmek. Nice aile, acısını yaşayamadan yüzlerce kişiye yemek yedirmek için borçlanıyor, kredi çekiyor. Üstelik hazırlanan yemeklerin bir kısmı çoğu zaman ziyan oluyor ki bu durum, dayanışma ruhuyla da bağdaşmıyor.
Oysa hem geleneğin hem de dinin özünde bambaşka bir anlayış var. Asıl olan, cenaze sahibine yemek yedirmektir; cenaze sahibinin yemek dağıtması değil. Komşuların ve akrabaların yemek yapıp yas evine getirmesi, acılı ailenin mutfak telaşından kurtulmasını sağlar. Ne var ki günümüzde bu anlayış tersine dönmüş; cenaze evleri adeta birer “restoran” gibi hizmet verir hale gelmiştir. Bazı din âlimleri de özellikle mirasçılar arasında yetim varsa, miras malından bu tür yemekler verilmesinin kul hakkına girebileceği yönünde uyarılarda bulunmaktadır.
Taziyenin asıl amacı acıyı paylaşmak, teselli etmektir. Ancak yemek telaşı çoğu zaman bu amacı gölgede bırakıyor. Ev sahipleri gelenlere hizmet etmekten ne dua edebiliyor ne de taziyeleri hakkıyla kabul edebiliyor. Hatta kimi zaman ortam, bir yas evinden çok sosyal bir toplantı havasına bürünüyor.
Belki de çözüm, taziye yemeğini tamamen kaldırmaktan ziyade geleneği aslına döndürmekte yatıyor. Bazı illerde belediyelerin yemek hizmetini üstlenmesi, aileyi bu yükten kurtaran önemli bir adım. Ağır yemekler yerine çay, su ya da basit bir ikramla taziye sürecinin geçirilmesi de mümkün. Nitekim bazı köyler ve aşiretler ortak karar alarak taziye yemeği uygulamasını tamamen kaldırmış durumda. Bu tür toplu kararlar, sosyal baskıyı kırmada son derece etkili oluyor.
Komşuların yardımlaşma amacıyla getirdiği yemekler elbette kıymetlidir. Ancak cenaze sahibinin borçlanarak verdiği yemekler hem aklen hem de vicdanen tartışmalıdır. Bir kişinin tek başına “Yemek vermiyorum” demesi zor olabilir; fakat bir makamın ya da ortak bir kararın varlığı, cenaze sahibine güçlü bir mazeret sunar.
Ne yazık ki pek çok insan bu geleneği dini bir zorunluluk sanıyor. Oysa Peygamberimizin tavsiyesi açıktır: “Cenaze evine yemek götürün, çünkü onların başı derttedir.” Bu mesajın camilerde ve toplumda daha fazla anlatılması, geleneğin nasıl tersine döndüğünü göstermesi açısından büyük önem taşıyor.
Bir de işin düşündürücü bir başka boyutu var: Sırf yemek yiyebilmek için cenaze ilanlarını takip edenler… “Yemek için taziye gezenler” meselesi, toplumsal empatinin ne kadar zayıfladığını gösteren acı bir tablo. Yas evlerinde yemeğin lezzetinin, etin kalitesinin, pilavın kıvamının konuşulması; taziyenin kutsiyetini ve vakarını zedeliyor. Bir yas evinin restoran gibi puanlanması, açık bir kültürel yozlaşma göstergesidir.
Sonuç olarak taziye yemeği meselesi sadece bir sofra meselesi değildir. Bu konu, bir toplumun acıya duyduğu saygının ve yardımlaşma ahlakının gerçek bir sınavıdır. Ateş düştüğü yeri yakarken, o ateşe odun taşımak yerine cenaze sahibinin omzundaki yükü almak gerçek insanlık vazifesidir. Geleneği aslına döndürmek; gösterişten uzak, samimi ve sessiz bir yas ortamını yeniden inşa etmekle mümkündür.

Celil Kocataş
kocatascelil@gmail.com

DİĞER YAZILARI Sandıktaki İrade, Tezgâhtaki Siyaset: Satılık Halk mı Var? 01-01-1970 03:00 Celladın Alkışçıları: Cambaz Bitti, Sıra Bizde 01-01-1970 03:00 Bir Günlük Bayram, 364 Günlük Sessizlik 01-01-1970 03:00 Ben Neyi Savunuyorum? 01-01-1970 03:00 O Ney La! 01-01-1970 03:00 Büyüklerin Fırtınası, Küçüklerin Tsunamisi 01-01-1970 03:00 Yeni İsimler Er Meydanında 01-01-1970 03:00 Sokağın Sahibi Kim: Korkunun Gölgesinde Yaşamak 01-01-1970 03:00 "Yol Benim" Yanılgısı ve Trafikte Can Pazarı 01-01-1970 03:00 “Geçim Değil, Direnme Mücadelesi: Ay Sonunu Değil, Yarını Düşünemiyoruz” 01-01-1970 03:00 Ahlakın Partisi Olmaz 01-01-1970 03:00 Kazananı Olmayan Bir Sınav 01-01-1970 03:00 Nükleer Terazi Neden Hep Aynı Tarafa Eğiliyor? 01-01-1970 03:00 Beton Duvarlar Arasında Nefes Almak Suç mu? 01-01-1970 03:00 Köy Siyaseti: İhale Sevdası, Vaat Yarışı ve Eski Hesaplar 01-01-1970 03:00 Bir Neslin Bitmeyen Hesabı: 1960–70 Kuşağı 01-01-1970 03:00 Köyde Kazan Kaynıyor 01-01-1970 03:00 Kürsü Sizin, Sokak Bizim! 01-01-1970 03:00 Sıradaki Kim? 01-01-1970 03:00 Kutuplaşmanın Dili 01-01-1970 03:00 Ortadoğu’da Bir Cümlenin Bedeli 01-01-1970 03:00 Mutluluk Bir İlçe Adı Değilse Eğer... 01-01-1970 03:00 Körler Sağırlar Birbirini Ağırlar 01-01-1970 03:00 Bir “Şok” Diğerini Sökerken 01-01-1970 03:00 Köyde Büyük Telaş: Seçim Yaklaşıyor 01-01-1970 03:00 Tesadüf Değil, Operasyon! 01-01-1970 03:00 Tesadüf Değil, Operasyon! 01-01-1970 03:00 Küçük Enişte Bayramda, Köy Seçimde 01-01-1970 03:00 6 Şubat: Bu Ülkenin Aynaya Bakmak İstemediği Gün 01-01-1970 03:00 Makamda Oturanlar ve Sahada Olanlar 01-01-1970 03:00 Adlî Emanet Deposu mu, Yol Geçen Hanı mı? 01-01-1970 03:00 Bir Şehir Dolusu Mağduriyet 01-01-1970 03:00 BU ÜLKE DEPREMDEN ÇOK DEPREM ŞARLATANLARINDAN ÇEKİYOR 01-01-1970 03:00 ADIYAMAN’DA SİYASETİN ÇAMURA SAPLANDIĞI YER 01-01-1970 03:00 Yeter artık bi kalkın 01-01-1970 03:00 Adıyaman Tanıtımı Mı, Kişisel Vitrin Mi? 01-01-1970 03:00 Bir Sabah Yürüyüşünden Toplumsal Vicdan Muhasebesine 01-01-1970 03:00 28 Bin TL ile Hayat mı, Hayatta Kalma Mücadelesi mi? 01-01-1970 03:00 Bir Felaketin Uzayan Gölgesi: Depremin 1000. Günü 01-01-1970 03:00 Kaysı, Sağlık ve Çimento: Bir Bölgenin Vicdan Sınavı 01-01-1970 03:00 Tekstilde Sessiz Göç: Türkiye’den Mısır’a Akan Yatırımlar Alarm Veriyor 01-01-1970 03:00 Pandemi Sonrası Kalp Krizleri: Bilim Konuşmalı, Kurumlar Susmamalı 01-01-1970 03:00 Köyün Bitmeyen Hikayesi: Küçük Eniştenin Sonsuz Fırıldakları 01-01-1970 03:00 Görünenin Ardındaki Gerçekler 01-01-1970 03:00 Siyaset, Sosyal Medyada Değil Sahada Yapılır! 01-01-1970 03:00 Yıkılan Evler Değil, Umutlarımızdı 01-01-1970 03:00 Vatandaş Soruyor: Vekil, Başkan... Neden Bizi Ziyaret Etmedi? 01-01-1970 03:00 Depremler İntiharları Tetikledi Mi? 01-01-1970 03:00 Düğün Magandaları Yine İş Başında! Bir Silah, Bir Mermi, Bir Can…. 01-01-1970 03:00 Balık Çiftlikleri “Barajları Kirletiyor” Diyenler Haksız Mı? 01-01-1970 03:00 Z Kuşağının Evliliğe Bakışı ve Artan Boşanma Oranları 01-01-1970 03:00 Neden Kurban Kesimi Yurt Dışında Daha Ucuz? 01-01-1970 03:00  “Adı Festival” Festival Demeye Bin Şahit Lazım 01-01-1970 03:00 Bir Zamanlar Turan Ülküsü Vardı 01-01-1970 03:00 Yıkılan Tarihi Yeniden İnşa Etmek 01-01-1970 03:00 6 Şubat Depremlerinin Malatya’da Görünmeyen Yüzü 01-01-1970 03:00 Deprem Felaketinin Malatya’da Yaşam Üzerine Etkileri 01-01-1970 03:00