Başlık 2: BİRAZ DA HABBABA HATUN (Issız kule)

Rivayet olunur ki eski zamanlarda, İran diyarlarında Mecusî bir hükümdar olan Kahtaran hüküm sürermiş. Sarayının duvarları yüksek, hazineleri çok, askerleri kalabalık imiş. Halkının büyük bir kısmı onun dinine bağlı bulunurmuş. İşte bu hükümdarın Habbabe Hatun adında bir kızı varmış.

Habbabe Hatun, sarayın ihtişamı içerisinde büyümüş olmasına rağmen gönlü dünya süslerine pek bağlanmamış. Gördüğü her şeyin ötesinde başka bir hakikat bulunduğunu düşünür, geceleri gökyüzüne bakarak yıldızların, ayın ve güneşin nasıl olup da yaratıldığını tefekkür edermiş.

Bir gün İslâm dininin kendisine ulaşmasıyla hayatı büsbütün değişmiş. Duyduğu sözler gönlünde derin bir tesir meydana getirmiş. İslâm'ın Allah'ın birliğine, kulluğa, merhamete, adalete ve ahirete yaptığı davet Habbabe Hatun'un kalbinde karşılık bulmuş, bir müddet düşündükten sonra iman etmiş.

Habbabe Hatun'un Müslüman olduğu haberi babası Kahtaran'a ulaşınca hükümdarın öfkesi kabarmış, kızını huzuruna çağırmış. “Sen benim kızımsın, atalarının dinini nasıl terk edersin?” demiş, Habbabe Hatun ise  “Ben sizin kızınızım, fakat Rabbimin kuluyum, bana hakikat açıkça göründükten sonra ondan nasıl vazgeçebilirim?” Bu sözler Kahtaran'ın öfkesini daha da artırmış, kızına tekrar tekrar eski inancına dönmesini söylemiş, Habbabe Hatun ise imanından vazgeçmemiş.

Kahtaran, kızının kararından dönmeyeceğini anlayınca onu cezalandırmaya karar vermiş. Rivayete göre Habbabe Hatun'u saraydan uzak, insanların uğramadığı, tenha bir yerde bulunan Issız Kule'ye hapsetmiş. Kulenin kapıları üzerine kapanınca Habbabe Hatun'un dünyası değişmiş, sarayın geniş odaları gitmiş, İnsanların sesi kesilmiş, hizmetçilerden, yakınlarından ve tanıdıklarından ayrılmış, geriye yalnızca taş duvarlar ve gökyüzüne açılan dar bir pencere kalmış.

Geceler Issız Kule'de uzunmuş. Rüzgâr kulenin taşlarına çarpar, gecenin sessizliği içerisinde uğultular meydana getirirmiş. Habbabe Hatun bazen pencereden gökyüzüne bakarmış. Ay yükselir, yıldızlar parlar, sonra gecenin karanlığı içerisinde kaybolurmuş, o ise Rabbine yönelirmiş. “Ey Rabbim! İnsanların kapattığı kapıları sen açarsın, insanların görmediği hâlimi Sen görürsün, ben Sana sığındım.” diye dua etmiş, çünkü gönül Allah'a bağlandığında taş duvarlar onun için zindan olmaktan çıkar.

Bir insan Issız Kule'de tek başına bulunabilir, fakat Rabbine yakınsa gönlü huzur içindedir, Kule dışarıdan bakıldığında bir hapishaneydi, Habbabe Hatun'un gönlünde ise bir dergâh hâline gelir, günler geçmeye başlamış, Habbabe Hatun'un eski hayatından geriye yalnızca hatıralar kalmış, dünya hayatı geçicidir, hakikat ise kalıcıdır.

Bir gece kuleyi şiddetli bir fırtına kaplamış. Rüzgâr taş duvarların arasında uğuldamış. Gökyüzünde şimşekler çakmış. Habbabe Hatun ise korkuya teslim olmamış. Başını semaya kaldırmış. İnsanların gücünün sınırlı olduğunu, fakat Allah'ın kudretinin sonsuz olduğunu düşünmüş. Kendi kendine, “Beni buraya koyanların kudreti sınırlıdır, beni buradan çıkaracak olanın kudreti ise sonsuzdur,” diye düşünmüş. Bu düşünceyle gönlüne bir sükûnet gelmiş.

Kulenin kapıları açılır. Habbabe Hatun, kendisini bekleyen ölümden kurtulur, Allah'a güvenen kul için hiçbir kapı sonsuza kadar kapalı değildir, sarayda büyüyen genç kız olarak kuleye girmiştir, fakat oradan çıkan kişi, sabrın ve tevekkülün ne olduğunu yaşayarak öğrenmiş bir gönül insanıdır, saray ona rahatlığı öğretmişti, kule ise sabrı öğretmişti.

Saray ona dünyanın nimetlerini göstermişti, kule ona Allah'a muhtaç olduğunu öğretmişti, sarayda insanlar çevresindeydi, kulede ise yalnızca Rabbi ile baş başa kalmıştı, bu sebeple menkıbede Issız Kule, yalnızca bir hapishane değil, manevî olgunlaşmanın mekânı olarak görünmüştür.