BAŞLIK 2: MUZUN YOLCULUĞU
Muzu sevmeyenimiz eminim yoktur. Besleyici olduğu kadar, potasyum deposu olan ve enerji veren muzun anavatanı Güneydoğu Asya’dır. Her ne kadar tropikal bir meyve olsa da dört mevsimi yaşayabilen ülkemizde yaklaşık olarak 1935’lerden bu yana yetiştirilen muzun ülkemizdeki yetiştirildiği bölge Mersin Bozyazı ve Anamur. Gazipaşa ve Alanya bölgesinde de yetiştiriliyor olsa da çoğunlukla Anamur ve Bozyazı tarafında üretiliyor.
Geçtiğimiz haftalarda üç dört günlük bu bölgeye yaptığım ziyarette beni misafir eden, ağırlayan kendisi de bir muz yetiştiricisi ve aynı zamanda bir yazar olan Ahmet Yıldız’ın sayesinde seralarda üretimi yapılan muzu daha yakından tanıma imkânım oldu. Muza dair bana anlattıkları ve bizzat bir sera içinde muz toplamamız sonrası bende hoş hatıra geride bıraktı. Muzla ilgili eminim çoğunuzun da bilmediği bilgileri öğrendim. O bilgileri sizlerle paylaşmak ve muzun hayatına dair bir yolculuk yapmak adına bu yazıyı kaleme alıyorum.
Yazımın başında da bahsettim tropikal bir bitki olan muz, aslında ülkemizde çok uzun zamandır üretiliyor olsa da asıl üretim artışı belki de 2000’li yıllardan sonra olmuştur. Ancak burada bir anekdota da yer vermek gerekiyor. Turgut Özal’ın 1984'te başbakanlığı döneminde ithalatın serbest bırakılmasıyla ilk kez Türkiye'ye çikita muz ithali gerçekleştirilmiştir. İthal muzun yerli muza etkileri öne sürülerek ithalat destekçileri ve karşıtları arasındaki "çikita muz tartışması" Türkiye gündemini uzun bir süre meşgul etti. Hala günümüzde ithal muz ile yerli muz üreticileri arasında polemik hiç bitmiyor. Hem ekonomik açıdan hem sağlık açısından yerli muzun tercih edilmesi daha doğru diye düşünüyorum.
Tüketiciler muzu satın aldıklarında sadece tüketerek tanıyorlar. Nasıl üretiliyor hangi aşamalardan geçiyor bunu bilmezler. Şimdi muzun sofralara gelinceye kadar ki yolculuğuna birlikte çıkalım.
Muz bitkisi en büyük çiçekli otsul bitkidir. Bitkileri sıkça ağaçlarla karıştırılır ve 7,6 metreye kadar çıkabilirler. Yaprakları sarmal bir şekilde yer alır ve 2,7 metre uzunluğa, 60 cm genişliğe kadar büyüyebilir. Muz ağaç gibi görünse de aslında dev bir otsu bitkidir. Gövdesi kat kat yaprak kılıflarından oluşur. Muz fidesi ilk dikildiğinde 8-12 ay içinde büyür ve meyve vermeye başlar. Meyve dolgunluğa erdiğinde ağaçtan kesiliyor ve satışa gidiyor. Muzu kesilen ağaç ömrünü tamamlamış oluyor. 1,5-2 metre gövdesinden kesilerek gübre niyetine toprağa karışıyor. Kesilen ağacın hemen dibinden meyvesi kesildikten sonra yeni bir ağaç doğuyor. Yeni bir fide halinde doğan bu ağaç tekrar meyve veriyor. Bu döngü sonsuza kadar gidiyormuş. Ancak 20-25 yılda bir yeni fide dikilmesi daha sağlıklıymış. Toprak da bu vesileyle yenilenmiş olacağından ve verim artışı olacağından yeni fide dikmek daha doğruymuş.
Muz ağacından çıkan yeni fidenin yeşermesi de yaz döneminde 4-5 ay, kış döneminde ise 7-8 ayı bulmaktaymış. Toprağın içindeki potasyumun kışın daha az olması dolayısıyla kış mevsiminde büyüme yavaş oluyor. Ancak mart ayı gibi çıkan fide yaz dönemine doğru gidildiğinden dolayı kışa göre daha kısa zamanda olgunlaşıp meyve vermeye başlıyor.
Organik üretim yaparsanız bir ağaç yaklaşık olarak 30-35 bazen de 40 kilo muz veriyor. Ancak bazı üreticiler işin ticari boyutuna sadece odaklandığından dolayı bazı ilaçlamalar yaparak ağaçta 60-80 kilo arası muz aldıkları vakiymiş. Yine muz, ağacından kesildikten sonra taşa benzer karpit adında bir madde ile olgunlaştırılıyor. Bu yöntem ile 15 ila 25 günde olgunlaşan muzu kimi zaman üreticiler kış döneminde soğuk hava depolarında hormon içerikli bazı ilaçlar verip daha kısa sürede olgunlaşmasını sağlıyorlarmış. Tabi bu yöntem çok sağlıksız bir yöntem.
Üretici Ahmet beyin anlatımına göre en sağlıklı şekli ağaçtan 30-40 kilo arasında meyve alınması, ancak bu bölge de seralarda herkes işi sadece ticari boyuttan değerlendirdiği için halkın sağlığını falan düşünmediğinden hormonu basıp hem ağaçtan 60-80 kilo arasında alıyor hem de kimyevi ilaçlar ile çabuk olgunlaştırıyor. Bu durum aslında hiç de etik ve ahlaklı değil. Ama maalesef hala üretim birçokları tarafından böyle yapılıyor.
Ahmet bey sözlerini şöyle sürdürüyor “Ben üretimimde çok kaliteli gübre veriyorum. Genelde kamyonla keçi gübresi veriyorum. Üretimimi tamamen tabii yöntemle yapıyorum o sebeple benim muzlarımı bölge de herkes çok sever ve beğenir. Lezzeti ve aroması harika olur. Muzun seralarda yapılıyor olması aslında açık alandan daha fazla verim elde edilmesi içindir. Ürünü aşırı soğuk ve aşırı sıcaktan korumak gerekiyor. Bazı üreticiler ağaçta iken hormon verip muzu şişiriyor ben asla böyle bir şey yapmıyorum.”
Sera toprağının zaman zaman havalandırılması gerekiyor. Bunun için özel yapılmış makinalar varmış onlara yapılıyormuş. Aslında her meyve kendiliğinden tabii ortamında yetişmesi gerekir ancak günümüzde ticari kaygı her şeyin önüne geçti ve bütün meyve ve sebzeler kimyevi ilaçlarla üretilmeye başlandı. Yazının bu kısmında tekrar Ahmet beyin anlatımına kulak verelim. “Muzun da düşmanı bazı zararlı böcekler, yaprak biti ve kırmızı örümcekler var. Birçok üretici bunlardan kurtulmak için ilaçlama yöntemini kullanıyor. Ancak bu ilaçlama muzun içindeki diğer canlıları mikroorganizmaları da öldürüyor, dolayısıyla bu döngü bir türlü bitmiyor yani siz özellikle yaprak bitini bitti zannediyorsunuz ancak ilaçlama ile de bu bitmiyor. Adeta kısır döngü oluşuyor. İlaçlama sonucunda toprağın içindeki faydalı mineralleri ve diğer faydalı böcekleri de öldürüyorsunuz.” Bu arada kendisine sordum “peki tabii üretim yapan biri olarak siz zararlı böceklerle nasıl mücadele ediyorsunuz?”
Öncelikle ben tabii gübre atarak zararlı oluşumunu en aza indiriyorum ancak yine de bunlarla mücadele etmem gerekiyor. Arap sabunu veya kükürtle kendime tabii ilaç yapıyorum, bununla kırmızı örümceğin ve yaprak bitinin oluşumunu engellermiş oluyorum. Muzun bir başka düşmanı da farelermiş. Muz serasının içinde yılan varsa fareden korkma diyor Ahmet Bey. Yılanlar fareleri yiyormuş. Hatta biz kendisiyle muz keserken seranın içinde yılanlar vardı. Ancak bu yılanlar kendisine dokunmazsanız insana zarar vermiyormuş. Muza zarar veren fareleri yediklerinden dolayı da asla yılanlara dokunmuyorlarmış.
Dünya üzerinde meyvesi belki de en fazla tüketilen bitkilerden biri olan muz, neredeyse her yıl 100 milyon adet tüketiliyormuş. İnsanları mutlu edebilen muz çok besleyici bir besin kaynağıdır. Birçok vitamin (B1,B2,C,A ve E), potasyum maddeleri, protein, mineral ve aminoasiti içerir. Kalori düzeyi çok yüksek olmasına karşılık hiçbir yağ ve kolesterol içermez. Aynı zamanda %75’i sudur. Kemik gelişimini sağlar, sinir zafiyeti ve yorgunluğu giderir. Böbrek ve mafsal iltihabında, bağırsak hastalıklarında faydalıdır. İçerisindeki sodyum ve potasyum maddeleri dolayısıyla kalp kaslarını geliştirir. İçerisindeki tabii karbonhidratlar sayesinde vücuda hızlı ve dengeli enerji sağlar.
Batı Avrupa ülkelerinde sadece tadı ve kokusu için aranan bir meyve konumunda iken üçüncü dünya ülkelerinde çok önemli bir besin kaynağıdır. Özellikle az gelişmiş ülkelerde çocuklar protein ihtiyacını muz yiyerek alırlar.
Muza dair son sözümüz “Muz Cumhuriyeti” tabiri olsun. Muz ticareti yapan büyük şirketlerin, muz plantasyonunu gelişmemiş devletlerin sınırları içinde kurması dolayısıyla, bu devletlere Muz Cumhuriyeti adı veriliyor. Muz cumhuriyeti terimini ilk defa O. Henry adlı Amerikalı yazar kullanmıştır (William Sydney Porter, 1862-1910). Ülkemizde de sıklıkla kullanılan bu terim özellikle hukuksuz ve adaletsizlik durumlarında gündeme gelir. Aslında Türk siyasi literatürüne uzun yıllar hâkim olan Uganda benzerliği yerine de son yıllarda yaşanan bazı olaylar sonrası burası muz cumhuriyete mi şeklinde tabirler kullanılır oldu.