BAŞLIK 2: NE KAYBETTİK, NE BULDUK?

Belli bir yaş grubundaki büyüklerimize, “Sizin döneminizle bugünkü dönem arasında sizce ne değişti?” diye sorduğumuzda, bir dokunup bin ah işitiyoruz. İlk söylenen söz ise çoğu zaman aynı:

“Saygı kalmadı evlat…”

Evet, saygının olmadığı yerde aslında pek çok değerin de yavaş yavaş yok olduğunu görüyoruz. Saygının kaybolması, toplumun bütün değerlerini etkileyen büyük bir erozyona dönüşüyor.

Ebeveynlerin evlatlarına, evlatların ise ebeveynlerine söz geçiremediği bir dönemi yaşıyoruz. Peki, kullandığımız “özgürlük” kavramını biraz fazla mı abarttık?

Gençlerimizi alın teriyle değil, kolay yoldan kazanmaya mı yönlendirdik? “Ben yaşamadım, çocuklarım yaşasın.” düşüncesiyle, kendi çektiğimiz sıkıntıları onların çekmemesi için elimizden geleni yaptık. Onlar ne istediyse, zorlanarak da olsa yapmaya çalıştık. Belki de farkında olmadan, hayatın zorluklarına karşı dayanıklı olmaları gereken çocuklarımızı, kolaycılığa alıştırdık.

Bugün geldiğimiz noktada ise biz ebeveynler, zaman zaman başımızı iki elimizin arasına alıp kendimize şu soruyu soruyoruz:

“Ne oldu bize?”

Aslında hiçbir şey bir anda olmadı. Ne zaman ki kendi değerlerimizden uzaklaşmaya başladık, işte o zaman sorunlar da peş peşe gelmeye başladı. Saygı, sevgi, yardımlaşma, örf ve adetlerimiz, komşuluk ilişkilerimiz ve en önemlisi de alın terinin değeri yavaş yavaş hayatımızdan çekilmeye başladı.

Tam da böyle düşündüğüm bir dönemde, geçtiğimiz günlerde Adıyamanlı bir ayakkabı boyacısı olan Mustafa ile sohbet etme imkânım oldu.

Mustafa 32 yaşında. 11 yaşından beri ayakkabı boyacılığı yapıyor. Depremde babasını kaybetmiş. Annesiyle birlikte yaşıyor. Hem ayakkabılarını boyuyor hem de hayatını, alın teriyle kazandığı ekmeğiyle sürdürüyor.

Kendisine, “Nasıl işler Mustafa?” diye sordum.

“Hocam, çok şükür.” dedi. Bir an durdu ve devam etti:

“Eski işlerimiz yok tabii. Ama işten daha önemlisi, saygı ve sevgi bitmiş. Gelenek ve göreneklerimiz artık yok denecek kadar azalmış. Buna rağmen bu ortamda helal yoldan kazanmaya çalışıyoruz hocam. Çok şükür, dilenmiyorum. Ekmeğimi helal yoldan kazanıyorum. İki göz odalı evimde anneme bakıyorum.”

Ardından söylediği şu söz ise beni derinden etkiledi:

“Benim için en büyük sermaye bu.”

Bir ayakkabı boyacısının, belki de hayatın en büyük derslerinden birini birkaç cümleyle vermesiydi bu.

Bir tarafta kolay yoldan para kazanmanın, hazıra konmanın ve emek vermeden daha fazlasına sahip olmanın normalleştirildiği bir anlayış… Diğer tarafta ise 11 yaşından beri alın teriyle çalışan, depremde babasını kaybetmesine rağmen annesine sahip çıkan, “Dilenmiyorum, ekmeğimi helal yoldan kazanıyorum.” diyebilen 32 yaşındaki Mustafa…

İşte tam da bu noktada insan kendisine yeniden soruyor:

Gerçek zenginlik nedir?

Çok kazanmak mı, çok tüketmek mi, her istediğine sahip olmak mı?

Yoksa alnının teriyle kazandığın ekmeği gönül rahatlığıyla yemek, annenin yanında olmak, kimseye muhtaç olmadan yaşamak ve en önemlisi de helalinden kazanmanın huzurunu taşımak mı?

Mustafa’nın sözleri bana şunu hatırlattı:

Belki değerlerimiz tamamen kaybolmadı. Belki hâlâ içimizde onları yaşatan insanlar var. Belki de umudumuz, tam da bu insanların sessiz ama anlamlı hayatlarında saklı.

Biz büyükler olarak çocuklarımıza daha iyi bir hayat sunmak isterken, onlara hayatın kendisini öğretmeyi ihmal etmiş olabiliriz. Onlara imkân sunduk ama belki de emeğin değerini yeterince anlatamadık. Onları zorluklardan koruduk ama zorluklarla mücadele etmeyi öğretmeyi unuttuk.

Oysa insanı insan yapan yalnızca sahip oldukları değildir.

Saygısıdır, sevgisidir, emeğidir, vicdanıdır, merhametidir, örfüdür, adabıdır ve ekmeğini nasıl kazandığıdır.

Mustafa’nın ayakkabı boyarken söylediği birkaç cümle, bütün bunları yeniden düşünmeme vesile oldu.

Belki de toplum olarak ihtiyacımız olan şey, yeni değerler aramak değil; kaybetmeye başladığımız kendi değerlerimizi yeniden hatırlamak.

Çünkü bazen bir toplumun geleceğini değiştirecek en büyük ders, büyük salonlarda verilen nutuklarda değil; küçük bir dükkânda, bir ayakkabı boyacısının alın terinde saklıdır.

Ve Mustafa bize o gün, belki de en önemli cümleyi söyledi:

“Benim için en büyük sermaye, helalinden kazandığım ekmeğim ve anneme bakabilmektir.”

İşte umut tam da burada başlıyor.

“Vesselam”