Başlık 2: Unuttuğumuz İnsanlık
Bazen insan kalabalıkların içinde durup etrafına bakmalı…
Ve kendine şu soruyu sormalı:
Biz ne zaman birbirimizi bu kadar az görür olduk?
Aynı kaldırımlarda yürüyoruz.
Aynı sokaklardan geçiyoruz.
Aynı şehirde yaşıyoruz.
Aynı havayı soluyoruz.
Ama birbirimizin hayatına dokunmadan geçip gidiyoruz.
Bir insan yanımızdan geçiyor.
Yüzüne bakmıyoruz.
Bir yaşlı elindeki poşetlerle zorlanıyor.
Görmüyoruz.
Bir çocuk ağlıyor.
Belki de “Bana ne?” deyip yolumuza devam ediyoruz.
Bir komşumuzun kapısı günlerdir açılmıyor.
Merak etmiyoruz.
Bir dostumuz sessizleşiyor.
“Nesi var?” diye sormuyoruz.
Çünkü hepimizin bir bahanesi var.
İşimiz var…
Yorgunuz…
Acele ediyoruz…
Kafamız dolu…
Hayat zor…
Evet, hayat zor.
Ama insanlık ne zaman bu kadar zor oldu?
Eskiden insanlar birbirlerinin kapısını daha sık çalardı.
Bir tabak yemek gönderilirdi komşuya.
Bir hasta ziyaret edilirdi.
Bir cenazede acı paylaşılırdı.
Bir düğünde mutluluk çoğaltılırdı.
Bir çocuk sokakta düştüğünde, onu kaldırmak için birkaç kişi birden koşardı.
Bir yaşlı yolun karşısına geçmekte zorlanıyorsa, mutlaka bir el uzanırdı.
Kimse bunun karşılığında bir şey beklemezdi.
Çünkü iyilik, karşılık beklenerek yapılmazdı.
İnsan olmak yeterdi.
Şimdi ise çoğu zaman birbirimize bakıyoruz ama birbirimizi görmüyoruz.
Konuşuyoruz ama dinlemiyoruz.
Dinliyoruz ama anlamıyoruz.
Yan yana oturuyoruz ama birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Telefonlarımızda yüzlerce insanın numarası var.
Sosyal medyada binlerce kişiyi takip ediyoruz.
Ama gerçekten ihtiyacımız olduğunda arayabileceğimiz insan sayısı belki de bir elin parmaklarını geçmiyor.
Ne garip değil mi?
İnsan sayımız arttıkça yalnızlığımız da artıyor.
Belki de unuttuğumuz şey tam olarak bu:
İnsan olmak…
İnsanın sadece kendisini düşünmemesi…
Karşısındakinin de bir hayatı, bir derdi, bir yarası olduğunu hatırlaması…
Bir söz söylerken karşısındaki insanın kalbini hesaba katması…
Bir karar verirken başkasının hayatına nasıl dokunacağını düşünmesi…
Bir insanı küçümsemeden önce onun neler yaşadığını sorması…
Çünkü herkesin görünmeyen bir hikâyesi var.
Gülerken içinde ağlayanlar var.
Kalabalıklar içinde yalnız kalanlar var.
Güçlü görünürken sessizce dağılanlar var.
“İyiyim” derken aslında hiç iyi olmayanlar var.
Belki de çevremizde gördüğümüz insanlara biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, gerçekten fark edilmektir.
Adıyaman bunu çok iyi bilir.
6 Şubat'ta hepimiz insanlığın ne demek olduğunu yeniden hatırladık.
O sabah hiçbirimizin birbirinden üstünlüğü kalmamıştı.
Makamlar anlamını yitirmişti.
Paranın, pulun, malın, mülkün değeri kalmamıştı.
Hepimiz aynı korkunun içinde birbirimize sarıldık.
Aynı enkazların başında bekledik.
Aynı acıları paylaştık.
Tanımadığımız insanların ardından gözyaşı döktük.
Hiç tanımadığımız birinin elini tuttuk.
Bir lokmayı bölüştük.
Bir battaniyeyi paylaştık.
Bir yudum suyu esirgemedik.
Çünkü felaket bize çok ağır bir gerçeği gösterdi:
İnsan, en zor zamanında yine insana muhtaçtır.
O günlerde kimse “Sen kimsin?” diye sormadı.
Kimse “Bana ne?” demedi.
Herkes elinden geldiğince bir başkasının yarasına dokunmaya çalıştı.
İşte o günlerde insanlığın hâlâ yaşadığını gördük.
Peki şimdi?
Aradan zaman geçti.
Acılar biraz sessizleşti.
Şehir yeniden kuruluyor.
Binalar yükseliyor.
Yollar yapılıyor.
Hayat devam ediyor.
Ama acaba o günlerde birbirimize gösterdiğimiz merhameti de aynı şekilde koruyabiliyor muyuz?
İşte asıl mesele burada.
Bir şehri sadece binalar ayağa kaldırmaz.
Bir şehri insanlar ayağa kaldırır.
Beton yükselir.
Duvarlar örülür.
Caddeler genişletilir.
Ama insanların birbirine olan güveni, sevgisi ve merhameti yoksa o şehir yine eksik kalır.
Çünkü şehir dediğimiz şey sadece taş ve betondan ibaret değildir.
Bir annenin çocuğuna sarılmasıdır.
Bir komşunun kapıyı çalmasıdır.
Bir esnafın yaşlı müşterisine yardımcı olmasıdır.
Bir gencin otobüste yaşlıya yer vermesidir.
Bir insanın yolda gördüğü yaralı hayvana su vermesidir.
Bir arkadaşın zor gününde yanında olmasıdır.
Bir yabancının, başka bir yabancı için elini uzatmasıdır.
Bunların her biri bir şehrin görünmeyen tuğlalarıdır.
Ve bazen bir şehri ayakta tutan, işte o görünmeyen tuğlalardır.
Bugün birbirimize biraz daha dikkatli bakalım.
Markette önümüzde duran yaşlı insanın acele edemediğini görüyorsak sabredelim.
Trafikte hata yapan bir sürücüye hemen öfkelenmeyelim.
Bir çocuk gürültü yaptığında önce onun da bir çocuk olduğunu hatırlayalım.
Bir insan yanlış yaptığında onu hayatının tamamıyla yargılamayalım.
Bir dostumuz aramıyorsa, ilk adımı biz atalım.
Bir komşumuzun yüzü asıksa, “Bir sıkıntın var mı?” diye soralım.
Belki cevabı “Yok” olacak.
Ama o sorunun kendisi bile ona iyi gelebilir.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı çözüm değil…
Anlaşılmaktır.
Bir selamı esirgemeyelim.
Bir tebessümü çok görmeyelim.
Bir “Geçmiş olsun” demekten çekinmeyelim.
Bir “Allah razı olsun” sözünü unutmayalım.
Bir büyüğün elini tutalım.
Bir çocuğun başını okşayalım.
Bir dostun omzuna dokunalım.
Bir yetimin, bir yaşlının, bir hastanın, bir yalnızın yanında olalım.
Çünkü insanlık büyük cümlelerle değil, küçük davranışlarla yaşar.
Bir kapıyı açık tutmakla…
Birine yol vermekle…
Yere düşenin elinden tutmakla…
Aç olanla ekmeği paylaşmakla…
Üzgün olanı dinlemekle…
Kırılanın gönlünü almakla…
Bazen de hiçbir şey söylemeden yanında durmakla…
Belki de biz insanlığı kaybetmedik.
Sadece günlük hayatın telaşında biraz unuttuk.
Öfkemiz sevgimizin önüne geçti.
Gururumuz özür dilememize engel oldu.
Kırgınlıklarımız affetmenin önüne geçti.
Menfaatlerimiz dostluklarımızın önüne geçti.
Ve zamanla birbirimizin kalbine dokunmayı bıraktık.
Oysa hayat sandığımızdan çok daha kısa.
Bugün yanımızda olan bir insan, yarın olmayabilir.
Bugün söyleyebildiğimiz bir “Seni seviyorum”u yarın söyleme fırsatımız olmayabilir.
Bugün arayabileceğimiz bir dostu, yarın sadece hatırlayabiliriz.
Bu yüzden beklemeyelim.
İyiliği ertelemeyelim.
Sevgiyi ertelemeyelim.
Helalleşmeyi ertelemeyelim.
Bir gönül almayı ertelemeyelim.
Çünkü günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız.
Zengin de…
Fakir de…
Güçlü de…
Güçsüz de…
Makam sahibi de…
Sıradan vatandaş da…
Hepimiz bu hayatın misafiriyiz.
Geride ne bırakacağımız ise bizim tercihimiz.
Bir ev bırakabiliriz.
Bir araba bırakabiliriz.
Bir makam bırakabiliriz.
Bir servet bırakabiliriz.
Ama asıl mesele şu:
Bir insanın kalbinde güzel bir iz bırakabilecek miyiz?
Bizi yıllar sonra hatırlayan biri olacak mı?
“İyi insandı…”
“Zor günümde yanımdaydı…”
“Bir gün bana yardım etmişti…”
“Beni kimsenin görmediği bir anda görmüştü…”
diyen biri olacak mı?
İşte bence insanın gerçek mirası budur.
Belki bugün yeniden başlamanın tam zamanıdır.
Daha çok selam verelim.
Daha çok dinleyelim.
Daha çok anlayalım.
Daha az yargılayalım.
Daha az kırıp dökelim.
Daha çok affedelim.
Daha çok paylaşalım.
Ve en önemlisi…
Birbirimizi yeniden insan olarak görelim.
Çünkü herkesin bir yarası var.
Herkesin bir hikâyesi var.
Herkesin söyleyemediği bir sözü var.
Herkesin içinde sakladığı bir acısı var.
Ve belki de hiç farkında olmadan, karşımızdan geçen bir insanın hayatındaki son umut olabiliriz.
Bir güzel sözümüzle…
Bir selamımızla…
Bir yardımımızla…
Bir tebessümümüzle…
Onun dünyasında küçük ama unutulmaz bir iyilik bırakabiliriz.
Unutmayalım…
Dünyayı değiştirmek için büyük güçlere ihtiyacımız yok.
Bazen bir insanın kalbine dokunmak yeter.
Bir insanın yüzünü güldürmek yeter.
Bir yalnızın yanında olmak yeter.
Bir kırgınlığın gönlünü almak yeter.
Bir ihtiyaç sahibinin elinden tutmak yeter.
Çünkü insanlık, büyük laflarla değil…
Küçük iyiliklerle ayakta kalır.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz ne zaman insanlığı unuttuk?
Ve sonra bir soru daha:
Hatırlamak için daha neyi bekliyoruz?
Hayat geçiyor.
İnsanlar geçiyor.
Yıllar geçiyor.
Geriye ise yaptıklarımız, söylediklerimiz ve dokunduğumuz gönüller kalıyor.
Öyleyse gelin…
Birbirimize yeniden insan gibi davranalım.
Kalpleri kırmadan yaşayalım.
Kimseyi küçümsemeden yürüyelim.
Birbirimizin yükünü biraz olsun hafifletelim.
Çünkü bu dünyada hepimizin ihtiyacı aynı:
Biraz sevgi, biraz merhamet, biraz anlayış ve biraz insanlık…
Gerisi zaten geçip gidiyor.
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ