Başlık 2: Unuttuğumuz Selam

Geçenlerde yolda yürürken iki insanın karşılaşmasına şahit oldum.

Biri diğerini tanıyordu.

Belli ki uzun zamandır birbirlerini görmemişlerdi.

Ama yan yana geldiklerinde sadece başlarını hafifçe eğip geçtiler.

Ne “Nasılsın?” dediler...

Ne “İyi misin?”...

Ne de eskilerin o güzel sözü çıktı ağızlarından:

“Selamünaleyküm...”

Karşılığı da gelmedi:

“Aleykümselam...”

Birkaç saniyelik bir karşılaşmaydı.

Ama beni uzun uzun düşündürdü.

Biz ne zaman selamı kaybettik?


Eskiden selam, sadece bir kelime değildi.

Bir kapının anahtarıydı.

Bir gönlün kapısını açardı.

Mahalleye giren tanıdık tanımadık herkese selam verilirdi.

Bakkala girerken...

Komşunun kapısını çalarken...

Sokakta karşılaşırken...

Caminin avlusunda...

Tarlaya giderken...

Dükkân açarken...

Bir büyüğün elini öperken...

Selam vardı.

Hem de öyle kuru bir selam değildi.

İçinde hâl hatır vardı.

İçinde muhabbet vardı.

İçinde “Sen değerlisin” demenin sessiz bir karşılığı vardı.

Şimdi ise birbirimizin yüzüne bakmadan yanından geçiyoruz.

Telefonlarımızdaki insan sayısı binleri buluyor...

Ama hâlini soracağımız insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.


Eskiden bir insanın evine habersiz gitmek ayıp sayılmazdı.

“Çayınız varsa içeriz” denirdi.

Bir tabak yemek konurdu ortaya.

Ekmek bölüşülürdü.

Çay demlenirdi.

Muhabbet koyulaşırdı.

Kimse saate bakmazdı.

Kimse “Ne zaman kalkacak?” diye düşünmezdi.

Çünkü insanlar birbirlerinin zamanını değil, birbirlerinin gönlünü önemserdi.

Şimdi ise ziyaretler randevuya bağlandı.

Muhabbet mesajlara sıkıştı.

Dostluklar ekranlara taşındı.

Birbirimize “Nasılsın?” diye yazıyoruz.

Ama cevabını okumaya bile sabrımız yok.


Belki de en büyük kaybımız zaman değil.

Samimiyet...

Çünkü zaman değişti diye insanlar değişmek zorunda değildi.

Evler büyüdü.

Arabalar çoğaldı.

Telefonlar akıllandı.

İletişim hızlandı.

Ama insanlar birbirine uzaklaştı.

Eskiden aynı mahallede yaşayan insanlar birbirlerinin derdini bilirdi.

Şimdi aynı apartmanda yaşayanlar birbirlerinin adını bile bilmiyor.

Eskiden komşunun kapısı çalınırdı.

Şimdi WhatsApp grubuna mesaj atılıyor:

“Arkadaşlar, gürültü yapmayalım lütfen.”


Adıyaman'da bunun kıymetini belki de hepimizden daha iyi bilen bir şehir yoktur.

Çünkü biz bu şehrin sadece binalarının yıkılışını görmedik.

Bir hayatın nasıl yarım kaldığını gördük.

Bir mahallenin nasıl sessizleştiğini gördük.

Bir sokağın nasıl bir anda yetim kaldığını gördük.

Ama 6 Şubat'ın en karanlık günlerinde bile bir şey vardı.

Selam...

Birbirimize uzanan eller vardı.

“İyi misin?” diye soran insanlar vardı.

Bir kapının önünde bekleyen...

Bir tas çorba götüren...

Bir battaniye taşıyan...

Bir enkazın başında hiç tanımadığı insanlar için dua eden insanlar vardı.

O günlerde kimsenin kartviziti sorulmadı.

Kimsenin makamı sorulmadı.

Kimsenin ne kadar parası olduğu sorulmadı.

İnsan olmak yetti.


Şimdi düşünüyorum da...

Belki de bizim yeniden inşa etmemiz gereken sadece binalar değil.

Gönüllerimiz de yeniden inşa edilmeli.

Mahallelerimiz de...

Komşuluklarımız da...

Dostluklarımız da...

Selamlarımız da...

Çünkü beton yükselirken gönüllerimiz alçalmıyorsa, yapılan binaların ne anlamı var?

Yeni evler yapabiliriz.

Yeni yollar açabiliriz.

Yeni parklar kurabiliriz.

Ama birbirimizin kapısını çalmıyorsak...

Birbirimizin derdini sormuyorsak...

Birbirimize selam vermiyorsak...

Eksik bir şeyler var demektir.


Bazen bir selamın çok küçük bir şey olduğunu düşünüyoruz.

Değil.

Bir selam bazen yalnız bir insanın gününü değiştirir.

Bazen bir yaşlının yüzünü güldürür.

Bazen bir çocuğa güven verir.

Bazen küskün iki insanın arasındaki duvarı yıkar.

Bazen de hiç tanımadığımız bir insanın bize insanlığını hatırlatır.

Bir selam...

Bir tebessüm...

Bir “Nasılsın?”

Belki dünyanın bütün sorunlarını çözmez.

Ama bir insanın dünyasını değiştirebilir.


Ne garip...

Eskiden insanlar birbirlerine daha az imkânla daha çok şey veriyordu.

Bir bardak çay...

Bir tabak yemek...

Bir parça ekmek...

Bir selam...

Bir dua...

Şimdi imkânlarımız çoğaldı.

Ama paylaşmayı azalttık.

İletişim araçlarımız çoğaldı.

Ama iletişimimiz azaldı.

Konuşma imkânımız arttı.

Ama dinlemeyi unuttuk.

Kalabalıklarımız arttı.

Ama yalnızlığımız büyüdü.


Belki de bugün birbirimize verebileceğimiz en güzel hediye çok pahalı bir şey değildir.

Bir selamdır.

Bir tebessümdür.

Bir hâl hatır sormaktır.

Bir kapıyı çalmaktır.

Bir büyüğün gönlünü almaktır.

Bir komşunun derdini dinlemektir.

Bir dostun sessizliğini fark etmektir.

Çünkü insan bazen ekmekten önce ilgiye...

Paradan önce merhamete...

Sözden önce samimiyete ihtiyaç duyar.


Yarın yine sokağa çıktığınızda etrafınızdaki insanlara biraz daha dikkatli bakın.

Belki yanınızdan geçen birinin sizin vereceğiniz selama ihtiyacı vardır.

Belki bir komşunuz günlerdir kimsenin kapısını çalmamasından dolayı yalnızdır.

Belki bir ihtiyar, “Nasılsın?” diye soracak birini bekliyordur.

Belki bir çocuk, kendisine gülümseyecek bir yüz arıyordur.

Ve belki...

Sizin küçücük sandığınız bir selam, bir insanın bütün gününü güzelleştirecektir.

O yüzden...

Selamı yeniden hatırlayalım.

Komşuluğu yeniden hatırlayalım.

Dostluğu yeniden hatırlayalım.

Birbirimizin yüzüne bakmayı yeniden öğrenelim.

Çünkü şehirleri sadece binalar güzelleştirmez.

Şehirleri insanlar güzelleştirir.

Sokakları asfalt değil, komşuluk ısıtır.

Evleri kalorifer değil, muhabbet sıcak tutar.

Ve bir şehri gerçekten yaşanabilir yapan şey...

İnsanların birbirine hâlâ selam verebiliyor olmasıdır.

Belki de kaybettiğimiz bazı güzellikleri geri kazanmanın ilk adımı çok basittir:

Birbirimize yeniden selam vermek.

Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle...

Bilal KARADAĞ
bkaratag02@gmail.com