Merhameti Kaybetmeyelim

Bilal KARADAĞ

03-10-2026 12:20

Başlık 2: Merhameti Kaybetmeyelim

Geçen hafta

bir soru sormuştuk:

"Gönlümüz ne kadar zengin?"

Belki

bu hafta

o sorunun

başka bir cevabını

aramamız gerekiyor:

**Merhametimiz

ne kadar kaldı?**

Çünkü

insan

çok şeyini

kaybedebilir.

Parasını kaybedebilir.

Evini kaybedebilir.

İşini kaybedebilir.

Makamını kaybedebilir.

İtibarını kaybedebilir.

Hatta

bazen

her şeyini

bir anda kaybedebilir.

Ama

bir şeyi kaybettiğinde

insanlığından da

bir parça kaybetmeye başlar:

Merhametini.

Merhamet

sadece

acıyana bakmak değildir.

Merhamet

bir insanın

derdini

kendi derdinmiş gibi

hissedebilmektir.

Bir çocuğun

gözündeki hüznü

fark etmektir.

Bir yaşlının

yavaş yürüyüşünü

beklemektir.

Bir hastanın

halini sormaktır.

Bir yoksulun

mahcubiyetini

artırmamaktır.

Bir hayvanın

açlığını

görmezden gelmemektir.

Bir insanın

düştüğü yerde

üstüne basmak yerine

elinden tutmaktır.

Bazen

merhamet

çok büyük

bir şey değildir.

Bir bardak sudur.

Bir tabak yemektir.

Bir selamdır.

Bir telefon

aramasıdır.

Bir “Nasılsın?”

sorusudur.

Bir “Ben buradayım.”

cümlesidir.

Bazen

hiç konuşmadan

bir insanın

yanında oturmaktır.

Çünkü

bazı yaralar

sözle değil,

varlığımızla

iyileşir.

Bugün

hayatımız

çok hızlandı.

Herkes

bir yere yetişiyor.

Herkes

bir şey kazanmanın

peşinde.

Herkes

bir şey yetiştirmeye

çalışıyor.

Telefonlar çalıyor.

Mesajlar geliyor.

Bildirimler düşüyor.

İnsanlar

sürekli konuşuyor.

Ama

garip bir şekilde

birbirimizi

daha az dinliyoruz.

Birbirimizi

daha az görüyoruz.

Birbirimizin

acısını

daha az fark ediyoruz.

Belki de

en büyük kaybımız

tam burada:

İnsanların yanından geçiyoruz

ama insanları görmüyoruz.

Bir yaşlı

sokağın köşesinde

tek başına oturuyor.

Yanından geçiyoruz.

Bir çocuk

başını öne eğmiş

sessizce yürüyor.

Görmüyoruz.

Bir komşumuz

günlerdir

kapısını açmıyor.

Sormuyoruz.

Bir arkadaşımız

eskisi kadar

konuşmuyor.

“Bir derdi mi var?”

demiyoruz.

Bir esnaf

borç içinde

dükkanını ayakta tutmaya

çalışıyor.

Bilmiyoruz.

Bir anne

çocuğunun

geleceği için

geceleri uyuyamıyor.

Duymuyoruz.

Çünkü

kendi derdimiz

bize

başkasının derdini

görmeye

zaman bırakmıyor.

Oysa

hepimizin

birbirimize

ihtiyacı var.

Bugün

güçlü olan

yarın

yardıma muhtaç olabilir.

Bugün

yardım eden

yarın

yardıma ihtiyaç duyabilir.

Bugün

ayakta olan

yarın

bir el arayabilir.

Hayat

kimseye

“Sen hep güçlü kalacaksın.”

diye söz vermedi.

Bu yüzden

insan

insana

merhamet etmeli.

Çünkü

hayatın

hangi gününde

hangi tarafta

olacağımızı

bilmiyoruz.

6 Şubat

bize bunu

çok ağır bir şekilde

öğretti.

Bir gecede

her şey değişti.

Evler yıkıldı.

Sokaklar sustu.

Şehirler karardı.

İnsanlar

enkazların başında

sevdiklerinden

haber bekledi.

O gün

kimsenin

kim olduğunun

önemi kalmadı.

Makamlar

anlamsızdı.

Paralar

anlamsızdı.

Arabalar

anlamsızdı.

Kıyafetler

anlamsızdı.

İnsanlar

sadece

insandı.

Ve

insanlar

birbirlerine

koştu.

Bir yabancı

başka bir yabancıya

su verdi.

Bir insan

tanımadığı birinin

enkazdan çıkmasını

bekledi.

Bir aile

evini kaybetmiş

başka bir aileyle

ekmeğini paylaştı.

Bir çocuk

elindeki oyuncağı

başka bir çocuğa verdi.

Bir esnaf

dükkanını

ihtiyaç sahiplerine

açtı.

Bir sürücü

aracını

insan taşımak için

kullandı.

Bir sağlık çalışanı

saatlerce

uyumadan

çalıştı.

Bir gönüllü

kendi acısını

unutup

başkasının acısına

koştu.

İşte

o günlerde

hepimiz

merhametin

ne demek olduğunu

yeniden hatırladık.

Peki

sonra ne oldu?

Hayat

yeniden normale

dönmeye başladı.

İnsanlar

evlerine döndü.

İşlerine döndü.

Okullar açıldı.

Dükkanlar açıldı.

Sokaklar

yeniden kalabalıklaştı.

Ve biz

yavaş yavaş

o günlerdeki

duygularımızdan

uzaklaşmaya başladık.

Belki de

en çok

bundan korkmalıyız.

Çünkü

acıların geçmesi

güzeldir.

Ama

acıların bize

öğrettiklerini

unutmak

tehlikelidir.

Deprem bize

şunu öğretmişti:

İnsan insana lazımdır.

Bunu

unutmayalım.

Bir gün

birimizin kapısı

çalınabilir.

Birimizin

evladı

hastalanabilir.

Birimizin

işi bozulabilir.

Birimizin

cüzdanı

boşalabilir.

Birimizin

kalbi

kırılabilir.

Birimizin

hayatı

altüst olabilir.

İşte

o zaman

yanımızda

kim olacak?

Belki

bugün

yanından geçtiğimiz

o insan.

Belki

bugün

selam vermediğimiz

komşumuz.

Belki

bugün

küçümsediğimiz

bir gariban.

Belki

hiç tanımadığımız

bir insan.

Bu yüzden

kimseyi

küçümsemeyelim.

Çünkü

insanın

bugün nerede olduğu

yarının

nerede olacağını

garanti etmez.

Bugün

zengin olan

yarın

yoksullaşabilir.

Bugün

sağlıklı olan

yarın

hastalanabilir.

Bugün

güçlü olan

yarın

güçsüz kalabilir.

Bugün

yardım eden

yarın

yardıma ihtiyaç duyabilir.

Hayat

bazen

insana

aynı kapıyı

farklı taraflardan

çaldırır.

Merhamet

bir zayıflık değildir.

Tam tersine

insanın

gücünü

nasıl kullandığını

gösteren

en önemli değerlerden biridir.

Gücü olan

ezmiyorsa

merhamet vardır.

Parası olan

paylaşıyorsa

merhamet vardır.

Makamı olan

insanı küçümsemiyorsa

merhamet vardır.

Bilgisi olan

bilgisiz olanı

hor görmüyorsa

merhamet vardır.

Sözü geçen

sesi çıkmayanın

hakkını gözetiyorsa

merhamet vardır.

Çünkü

gerçek güç

güçsüzü ezmekte değil,

güçsüzü koruyabilmektedir.

Bazen

bir insan

hata yapar.

Hemen

üstüne gideriz.

Hemen

yargılarız.

Hemen

etiketleriz.

Hemen

“Bunu hak etti.”

deriz.

Oysa

insan

hatasından

ibaret değildir.

Hepimizin

yanlışları var.

Hepimizin

pişmanlıkları var.

Hepimizin

hayatında

“Keşke yapmasaydım.”

dediği şeyler var.

Merhamet

hataları

doğru kabul etmek değildir.

Ama

hata yapan insanın

yeniden ayağa kalkmasına

izin vermektir.

Bir insanı

düştüğü için

küçümsemeyelim.

Belki

bizim elimizden

tutulmasına

ihtiyacımız olan

bir gün

gelecek.

Bir insanı

yoksul olduğu için

küçümsemeyelim.

Belki

onun gönül zenginliği

bizim sahip olduğumuz

milyonlardan

daha büyüktür.

Bir insanı

makamı olmadığı için

değersiz görmeyelim.

Çünkü

makam

insanı değerli yapmaz.

İnsanın değeri

makamından değil,

insanlığından gelir.

Merhamet

sadece

insana da değildir.

Bir sokak hayvanı

açsa

onu görmezden gelmemektir.

Bir kuş

susuzsa

bir kap su koymaktır.

Bir canlı

yaralıysa

yardım etmektir.

Çünkü

merhamet

kalpte varsa

sınır tanımaz.

İnsan

merhamet ettikçe

insanlığını

hatırlar.

Bugün

çocuklarımız

çok şey öğreniyor.

Matematik öğreniyorlar.

Fen öğreniyorlar.

Yabancı dil öğreniyorlar.

Teknoloji öğreniyorlar.

Sınavlara hazırlanıyorlar.

Meslekler öğreniyorlar.

Bunların hepsi

çok önemli.

Ama

bir şeyi

unutmayalım:

Merhameti öğrenmeyen

bir çocuk

çok şey bilebilir

ama

insan olmanın

en önemli derslerinden

birini eksik bırakır.

Çocuklarımıza

“Başarılı ol.”

diyelim.

Ama

yanına

“İyi insan ol.”

da ekleyelim.

“Çok kazan.”

diyelim.

Ama

“Paylaş.”

da diyelim.

“Kendini koru.”

diyelim.

Ama

“Güçsüzü ezme.”

de diyelim.

“Hakkını ara.”

diyelim.

Ama

“Başkasının hakkına girme.”

de diyelim.

Çünkü

çocuklar

bizim söylediklerimizden

çok

bizim yaptıklarımızı

öğreniyor.

Evde

anne babasına

saygısızlık eden

bir çocuk,

sokakta

başkasına

saygı göstermeyi

zor öğrenir.

Evde

yoksulla

dalga geçildiğini

gören çocuk,

yarın

yoksula

merhamet etmeyi

öğrenemez.

Evde

hayvana

kötü davranıldığını

gören çocuk,

canlıya

şefkat göstermeyi

zor öğrenir.

Bu yüzden

merhameti

önce

çocuklarımıza

anlatmadan

önce

kendimiz

yaşamalıyız.

Bir de

dilimiz var.

Bazen

merhametsizliğin

en büyük aracı

dilimiz oluyor.

Bir cümle

kuruyoruz.

Karşımızdaki

günlerce

onu düşünüyor.

Bir söz söylüyoruz.

Belki

yıllarca

unutulmuyor.

Bir insanı

kalabalığın içinde

küçümsüyoruz.

Sonra

biz unutuyoruz.

Ama

o insan

unutmayabiliyor.

Bu yüzden

konuşmadan önce

bir an

düşünelim:

Bu söz

karşımızdakini

iyileştirecek mi,

yoksa yaralayacak mı?

Her doğru

söylenmek zorunda değildir.

Her düşünce

yüksek sesle

ifade edilmek zorunda değildir.

Her eleştiri

hakaret etmek

zorunda değildir.

Bir insanı

uyarmakla

onu aşağılamak

aynı şey değildir.

Hakkımızı aramakla

başkasının onurunu

çiğnemek

aynı şey değildir.

Adalet istemekle

intikam istemek

aynı şey değildir.

Merhamet

işte

bu ince çizgide

kendini gösterir.

Bazen

haklı olabiliriz.

Ama

haklı olduğumuz halde

karşımızdakini

incitmemeyi

seçebiliriz.

Bazen

gücümüz olabilir.

Ama

o gücü

kullanmayabiliriz.

Bazen

cevap verebiliriz.

Ama

susmayı

tercih edebiliriz.

Çünkü

her kazanılan tartışma

bir kazanım değildir.

Bazen

tartışmayı kazanırken

bir insanı

kaybedersiniz.

Ve

bazı kayıpların

telafisi olmaz.

Merhamet

affetmek de değildir

sadece.

Bazen

affedemeyiz.

Bazen

unutamayız.

Bazen

mesafe koymamız gerekir.

Ama

bütün bunları yaparken

kalbimizi

kinin esiri

haline getirmemek

mümkündür.

Çünkü

bir insanı

hayatımızdan çıkarmak

başka,

insanlığımızdan

çıkarmak

başkadır.

Günümüzde

sosyal medyada

da bunu görüyoruz.

Bir insan

bir hata yapıyor.

Binlerce kişi

üzerine gidiyor.

Bir görüntü

yayılıyor.

Herkes

hüküm veriyor.

Bir cümle

yanlış anlaşılıyor.

İnsanlar

hemen saldırıyor.

Oysa

ekranın arkasındaki

insanın da

bir kalbi var.

Bir ailesi var.

Bir hayatı var.

Bir çocuğu var.

Bir annesi var.

Bir babası var.

Bir geçmişi var.

Bir yarası var.

Bir hatası

onun bütün hayatı

olmayabilir.

Bu yüzden

klavyenin başında da

merhametli olalım.

Bir paylaşım

yapmadan önce

düşünelim.

Bir insanı

hedef göstermeden

düşünelim.

Bir iddiayı

doğrulamadan

yaymadan

düşünelim.

Çünkü

merhamet

sadece

el uzatmak değildir.

Bazen

bir insanın

itibarını

gereksiz yere

incitmemektir.

Bazen

bilmediğimiz

bir konuda

susabilmektir.

Bazen

kalabalığın peşine

takılmamaktır.

Adıyaman

çok şey yaşadı.

Çok kayıp verdi.

Çok acı gördü.

Çok gözyaşı döktü.

Ama

aynı zamanda

çok büyük

bir dayanışma da

gördü.

İnsanların

birbirine nasıl

kenetlendiğine

şahit olduk.

Şimdi

şehir yeniden

kurulurken

o dayanışmanın

ruhunu da

yaşatmamız gerekiyor.

Çünkü

beton yükselirken

merhamet

azalırsa

şehir yeniden kurulmuş

ama

insanlık eksilmiş

olur.

Yeni binalar

yapalım.

Yeni yollar

açalım.

Yeni iş yerleri

kurulsun.

Çocuklarımız

daha güzel

okullarda okusun.

İnsanlarımız

daha güvenli

evlerde yaşasın.

Bunların hepsi

çok kıymetli.

Ama

bir şeyi

unutmayalım:

Şehirleri

beton ayakta tutar.

Toplumları ise

merhamet.

Bir komşunun

kapısını çalmak

zor değil.

Bir yaşlıya

“Bir ihtiyacın var mı?”

demek

zor değil.

Bir hastayı

aramak

zor değil.

Bir dostun

derdini dinlemek

zor değil.

Bir çocuğun

başını okşamak

zor değil.

Bir sokak hayvanına

su vermek

zor değil.

Bir ihtiyaç sahibini

incitmeden

yardım etmek

zor değil.

Ama

bütün bunları

yapabilmek için

önce

birbirimizi

görmemiz gerekiyor.

Belki

bugün

çok zengin

olamayız.

Ama

çok merhametli

olabiliriz.

Belki

herkese

yardım edemeyiz.

Ama

karşımıza çıkan

bir insana

yardım edebiliriz.

Belki

dünyayı

değiştiremeyiz.

Ama

bir insanın

dünyasını

değiştirebiliriz.

Bir insanın

hayatına dokunmak

bazen

dünyayı değiştirmekten

daha değerlidir.

Çünkü

iyilik

zincir gibidir.

Bir insan

iyilik görür.

O iyiliği

başkasına taşır.

O kişi

başkasına taşır.

Ve

küçücük bir iyilik

büyüyerek

başka insanların

hayatına dokunur.

Belki

yıllar sonra

bizim unuttuğumuz

bir iyilik

başka bir insanın

hayatında

yaşamaya devam eder.

İşte

merhametin

en güzel tarafı da

budur.

İyilik

yapıldığı yerde

kalmaz.

O yüzden

birbirimize

karşı

daha anlayışlı olalım.

Daha sabırlı olalım.

Daha hoşgörülü olalım.

Daha dikkatli konuşalım.

Daha çok dinleyelim.

Daha az yargılayalım.

Daha çok yardım edelim.

Daha az küçümseyelim.

Daha çok paylaşalım.

Daha az bencillik yapalım.

Ve

en önemlisi

merhametimizi

kaybetmeyelim.

Çünkü

para biter.

Makam değişir.

Ev eskir.

Araba yenilenir.

Şöhret unutulur.

İnsanlar gelir

ve gider.

Ama

bir insanın

kalbinde bıraktığınız

güzel iz

çok daha uzun

yaşayabilir.

Birinin

“Bana sahip çıktı.”

demesi…

Bir başkasının

“Beni yalnız bırakmadı.”

demesi…

Bir çocuğun

“Bana iyilik yaptı.”

diye hatırlaması…

Belki

hayatın sonunda

elimizde kalacak

en büyük servet

budur.

Geçen hafta

“Gönlümüz ne kadar zengin?”

diye sormuştuk.

Belki

bugün

o sorunun

cevabını

biraz daha

netleştirebiliriz:

Gönül zenginliği

merhametle başlar.

Çünkü

merhamet yoksa

servetin de

anlamı azalır.

Bilginin de.

Gücün de.

Makamın da.

Şöhretin de.

İnsanın

elinde çok şey olabilir.

Ama

kalbinde

merhamet yoksa

o zenginlik

eksik kalır.

Bir insanın

elinden

her şeyi alınabilir.

Ama

merhametini

kendi elleriyle

kaybetmemesi gerekir.

Çünkü

merhamet

insanın

başkasına verdiği

bir şeyden önce

kendisinde taşıdığı

bir değerdir.

Ve

insan

merhametini

kaybettiğinde

belki

çok şey

kazanabilir.

Ama

insanlığından

bir şeyler

kaybeder.

O yüzden

bugün

kendimize

şunu soralım:

Bir insan acı çekerken

onu görebiliyor muyum?

Bir ihtiyaç sahibi

kapımı çaldığında

onu incitmeden

yardım edebiliyor muyum?

Bir insan hata yaptığında

onu tamamen

silmeden önce

anlamaya çalışıyor muyum?

Bir güçsüz

karşımda durduğunda

gücümü ona karşı

kullanmıyor muyum?

Bir hayvan

yardıma muhtaç olduğunda

onu fark ediyor muyum?

Bir yakınım

sessizleştiğinde

“Bir şeyin mi var?”

diye soruyor muyum?

Belki

merhamet

tam da budur.

Her şeyi

çözmek değil.

Her derde

derman olmak değil.

Herkesi

kurtarmak değil.

Sadece

karşımızdaki insanın

acısını

küçümsememek.

Sadece

düşenin üzerine

basmamak.

Sadece

gücümüz yettiğinde

el uzatmak.

Sadece

bir insanın

yalnız olmadığını

hissettirmek.

Ve

belki

bazen

en büyük merhamet

incitmemektir.

Bir insanın

zayıf tarafını

aleyhine kullanmamaktır.

Gizlisini

yaymamaktır.

Mahcubiyetini

büyütmemektir.

Düştüğünde

gülmemektir.

Ağladığında

utanmasına

sebep olmamaktır.

Yoksulluğunu

yüzüne vurmamaktır.

Yaşlılığını

küçümsememektir.

Hastalığını

alay konusu yapmamaktır.

Çünkü

insan

en çok

savunmasız olduğu

anlarda

insandır.

Hayat

hepimizi

bir gün

bir başkasının

merhametine

muhtaç edebilir.

Bugün

el uzatan olabiliriz.

Yarın

el bekleyen

olabiliriz.

Bugün

teselli eden olabiliriz.

Yarın

teselliye

ihtiyaç duyabiliriz.

Bugün

birinin

yükünü taşıyabiliriz.

Yarın

bizim yükümüzü

bir başkası taşıyabilir.

Bu yüzden

iyiliği

sadece

karşımızdakine değil,

aslında

yarının kendimize

bıraktığımız

bir miras gibi

düşünelim.

Adıyaman'ın

yeniden ayağa kalktığı

bu günlerde

bir şeyi

özellikle

unutmayalım:

Binalarımızı

yenileyebiliriz.

Sokaklarımızı

yenileyebiliriz.

Evlerimizi

yenileyebiliriz.

Ama

kaybettiğimiz

merhameti

yeniden kazanmak

çok daha önemlidir.

Çünkü

insanı

insan yapan

sadece

başını soktuğu

ev değildir.

İnsanı insan yapan

başkasının acısına

kalbinde yer açabilmesidir.

Gelin

birbirimize

biraz daha

iyi davranalım.

Birbirimizi

biraz daha

dinleyelim.

Birbirimizi

biraz daha

anlamaya çalışalım.

Birbirimizin

yükünü

biraz daha

hafifletelim.

Çünkü

hayat

zaten yeterince

zor.

Kimsenin

bir başkasının

hayatını

daha da zorlaştırmaya

ihtiyacı yok.

Bir insanın

yüzünü güldürmek

bazen

çok kolaydır.

Bir selam.

Bir tebessüm.

Bir telefon.

Bir kapı ziyareti.

Bir tas çorba.

Bir bardak su.

Bir güzel söz.

Bir dua.

Bir “Geçmiş olsun.”

Bir “Başın sağ olsun.”

Bir “Yanındayım.”

Bir “İhtiyacın olursa

buradayım.”

Bazen

bir insanın

hayata yeniden

tutunması için

bundan fazlası

gerekmeyebilir.

Ve

unutmayalım:

Merhamet

bölündükçe

azalan bir şey değildir.

Paylaştıkça

çoğalır.

Bir gönülden

diğerine geçer.

Bir evden

başka bir eve

ulaşır.

Bir insandan

başka bir insana

bulaşır.

Belki

bugün

bizim verdiğimiz

küçük bir iyilik

yarın

başka bir insanın

hayatını değiştirir.

O yüzden

hayatın bütün

telaşının içinde

biraz duralım.

Etrafımıza

bakalım.

Kimseyi

görmeden geçmeyelim.

Bir insanın

gözlerine bakalım.

Belki

yardım istiyordur.

Belki

sadece

dinlenmek istiyordur.

Belki

bir selam

bekliyordur.

Belki

birinin

“Sen yalnız değilsin.”

demesine

ihtiyacı vardır.

Ve

kendimize

şunu soralım:

Bugün

bir insanın

hayatını

biraz olsun

güzelleştirebildim mi?

Eğer

cevabımız

“Evet.”

ise

belki

o gün

biraz daha

insan olduk.

Belki

bir gönül kazandık.

Belki

bir yük hafiflettik.

Belki

bir duaya

girdik.

Belki

kimsenin görmediği

bir iyilik yaptık.

Ve

belki

dünyanın

en büyük servetlerinden

birini

kazandık:

Bir insanın

gönlündeki yeri.

Çünkü

hayatın sonunda

kimse

kaç kişiyi

ezdiğimizi

hatırlamak istemez.

Kaç kişiyi

küçülttüğümüzü

hatırlamak istemez.

Kaç insanı

ağlattığımızı

hatırlamak istemez.

İnsan

geriye dönüp

baktığında

daha çok

şunu hatırlamak ister:

Kime

el uzattım?

Kimin

yanında oldum?

Kimin

yarasına

merhem oldum?

Kimin

gözyaşını

sildim?

Kimin

hayatına

bir güzellik

bıraktım?

Belki

biz de

bir gün

bu dünyadan

gideceğiz.

Geride

evler kalacak.

Arabalar kalacak.

Eşyalar kalacak.

Fotoğraflar kalacak.

Belgeler kalacak.

Ama

bizimle birlikte

götüremeyeceğimiz

çok şey olacak.

Ve

geride kalanlar

bizim için

şunu söyleyecek:

“Nasıl bir insandı?”

İşte

asıl mesele

burada.

Cevap

“Çok zengindi.”

olmayabilir.

“Çok güçlüydü.”

olmayabilir.

“Çok tanınırdı.”

olmayabilir.

Ama

“Merhametliydi.”

“İyi insandı.”

“Zor günümde yanımdaydı.”

“Kimseyi küçümsemezdi.”

“Bir gönül insanıydı.”

denilebiliyorsa

işte

bence

gerçek servet

budur.

O yüzden

ne olur

hayatın telaşında

merhametimizi

kaybetmeyelim.

Çok kazanabiliriz.

Ama

çok paylaşalım.

Çok yükselebiliriz.

Ama

kimseyi

ezmeyelim.

Çok güçlenebiliriz.

Ama

güçsüzün yanında

duralım.

Çok şey bilebiliriz.

Ama

bilmediğini söyleyene

küçümseyerek

bakmayalım.

Çok konuşabiliriz.

Ama

biraz da

dinleyelim.

Çünkü

insan

her şeyini

kaybedebilir.

Ama

merhametini

kaybetmemeli.

Geçen hafta

gönül zenginliğinden

söz ettik.

Bugün

onun en önemli

hazinesinden

söz ediyoruz:

Merhamet.

Gönlümüz

merhametliyse

zenginiz.

Elimiz

yardıma gidiyorsa

zenginiz.

Kalbimiz

başkasının acısını

hissedebiliyorsa

zenginiz.

Bir insanın

gözyaşını

görüp

başımızı

çevirmiyorsak

zenginiz.

Çünkü

insanın gerçek

zenginliği

sadece

sahip olduklarında

değil,

başkalarının hayatına

ne kattığında

saklıdır.

Bugün

bir iyilik yapalım.

Kimse bilmesin.

Bir gönül alalım.

Kimse duymasın.

Bir ihtiyaç sahibine

el uzatalım.

Fotoğrafını

çekmeyelim.

Bir yaşlının

halini soralım.

Karşılığını

beklemeyelim.

Bir hayvana

su verelim.

Kimse

alkışlamasın.

Bir çocuğun

yüzünü güldürelim.

Kimse

görmesin.

Çünkü

bazı iyilikler

insanların önünde değil,

vicdanımızın önünde

yapılır.

Ve

belki

bugün

bu yazıyı

okuyan herkes

kendi hayatında

küçücük bir şey

değiştirebilir.

Bir selamı

esirgemez.

Bir gönlü

kırmaktan vazgeçer.

Bir ihtiyaç sahibini

geri çevirmez.

Bir hayvana

su verir.

Bir yaşlının

elinden tutar.

Bir dostunu

arar.

Bir özür diler.

Bir hakkı

helal eder.

Bir insanın

yükünü

hafifletir.

Bunların hiçbiri

dünyanın manşetlerine

çıkmayabilir.

Ama

bir insanın

kalbine

dokunabilir.

İşte

bence

asıl mesele

budur.

Dünyayı

tek başımıza

değiştiremeyiz.

Ama

dokunduğumuz

insanın dünyasını

değiştirebiliriz.

Ve

bazen

bir insanın

dünyasını değiştirmek

dünyayı değiştirmekten

daha büyük

bir iyiliktir.

O yüzden

hayat bize

ne getirirse

getirsin…

Ne kadar

yorulursak

yorulalım…

Ne kadar

kırılırsak

kırılalım…

Ne kadar

haksızlığa

uğrarsak

uğrayalım…

Bir şeyi

kaybetmeyelim:

Merhametimizi.

Çünkü

merhamet

kalbin

sessiz dilidir.

Ve

kalbimizin dili

sustuğunda

insanlığımızın sesi

de kısılır.

Bugün

bir kez daha

kendimize

soralım:

Merhametimi

kaybetmedim mi?

Bir insanın

acısına

duyarsızlaştım mı?

Bir yoksula

yukarıdan

baktım mı?

Bir düşenin

üzerine

bastım mı?

Bir insanın

mahcubiyetini

artırdım mı?

Bir canlıya

gereksiz yere

acı verdim mi?

Bir gönlü

kırdım mı?

Ve

kırdıysam

onarabilir miyim?

Belki

bütün mesele

burada.

İnsan

hatasız değildir.

Ama

hatasını fark edip

değişebilir.

Kırabilir.

Ama

gönül alabilir.

Yanlış yapabilir.

Ama

doğruya dönebilir.

Sertleşebilir.

Ama

yumuşayabilir.

Ve

en önemlisi

merhametini

yeniden

hatırlayabilir.

Adıyaman

çok acı gördü.

Ama

çok merhamet de

gördü.

Şimdi

şehir yeniden

ayağa kalkarken

biz de

o merhameti

yaşatmaya

devam edelim.

Binalarımız

yükselsin.

Yollarımız

genişlesin.

Evlerimiz

çoğalsın.

Ama

gönüllerimiz

daralmasın.

Şehrimiz

büyüsün.

Ama

insanlığımız

küçülmesin.

Çünkü

bir şehri

güzel yapan

sadece

binaları değildir.

O şehirde

yaşayan insanların

birbirine

nasıl davrandığıdır.

Ve

belki

gelecek nesillere

bırakacağımız

en güzel miras

şu olabilir:

“Biz

çok şey yaşadık.

Çok kaybettik.

Çok yorulduk.

Ama

insanlığımızı

kaybetmedik.”

Bundan

daha büyük

bir miras

olabilir mi?

O halde

gönlümüzü

zengin tutalım.

Vicdanımızı

canlı tutalım.

İyiliği

unutmayalım.

Paylaşmayı

unutmayalım.

Komşumuzu

unutmayalım.

Yaşlımızı

unutmayalım.

Çocuğumuzu

unutmayalım.

Yoksulumuzu

unutmayalım.

Yetimimizi

unutmayalım.

Hayvanlarımızı

unutmayalım.

Ve

en önemlisi

insan olduğumuzu

unutmayalım.

Çünkü

hayat

çok kısa.

Bugün

yanımızda olan

yarın

olmayabilir.

Bugün

elimizde olan

yarın

başkasının olabilir.

Bugün

güçlü olan

yarın

bir başkasının

desteğine

ihtiyaç duyabilir.

O yüzden

birbirimize

iyi davranalım.

Birbirimizin

yükünü

hafifletelim.

Birbirimizin

yarasına

merhem olalım.

Ve

merhameti

hayatımızın

bir kenarında

değil,

tam merkezinde

tutalım.

Çünkü

insan

çok şey

kaybedebilir.

Ama

merhametini

kaybederse

kaybettiği

sadece

bir duygu değildir.

Bir parça

insanlığını da

kaybeder.

Ve

ben

bunu

hiçbirimizin

kaybetmesini

istemiyorum.

Gönlümüz

zengin olsun.

Dilimiz

yumuşak olsun.

Elimiz

yardıma açık olsun.

Kapımız

ihtiyaç sahibine

kapanmasın.

Kalbimiz

iyiliğe

yabancılaşmasın.

Ve

hangi makama

gelirsek gelelim,

hangi servete

sahip olursak olalım,

hangi hayatı

yaşarsak yaşayalım,

bir şeyi

unutmayalım:

Merhametimizi

kaybetmeyelim.

Çünkü

bir insanın

elinde kalan

en büyük servet

malından mülkünden

önce

iyi bir kalptir.

Ve

belki

hayatın sonunda

geriye

tek bir cümle

kalacaktır:

**“İyi ki

insan kalmışım.”**

Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…

Bilal KARADAĞ

DİĞER YAZILARI Gönlümüz Ne Kadar Zengin? 01-01-1970 03:00 İnsan Kalmak 01-01-1970 03:00 Vicdanın Sesi 01-01-1970 03:00 Biraz İnsanlık Lütfen 01-01-1970 03:00 Unuttuğumuz İnsanlık 01-01-1970 03:00 Kalbimiz Ne Zaman Yoruldu? 01-01-1970 03:00 Unuttuğumuz Selam 01-01-1970 03:00 Bir Sandalye Daha 01-01-1970 03:00 Askıda Vicdan 01-01-1970 03:00 İstanbul Sözleşmesi Kaldırıldı Ama Ailedeki Sorunlar Neden Bitmedi? 01-01-1970 03:00 Zor Günümüzde Yanımızda Olan Herkese… 01-01-1970 03:00 Aynı Yer... Aynı Gülhane... Ama Başka Bir Hikâye 01-01-1970 03:00 Aynı Gülhane... Ama Bambaşka Bir Türkiye 01-01-1970 03:00 Sessiz İşgal: Ahlak ve Maneviyatın Erozyonu 01-01-1970 03:00 Beton Yükseliyor Ama Vicdan Hâlâ Enkaz Altında 01-01-1970 03:00 Bayram Bitti… Peki Geride Ne Kaldı? 01-01-1970 03:00 DEPREMİN ARDINDA KALAN SES: SUSMAYAN YIKIM, SÜREN HAYAT 01-01-1970 03:00 Kural Çiğnemekte Üstümüze Yoktur 01-01-1970 03:00 Bir Babanın Üzüntüsü ve Mutluluğu 01-01-1970 03:00 Bayramlık Kundura 01-01-1970 03:00 Ne Çabuk Geçtin, Doyamadık Sana 01-01-1970 03:00 Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan 01-01-1970 03:00 Yaprak Dökümleri Hüzün Verir Bana 01-01-1970 03:00 Leyla İle Yusuf 01-01-1970 03:00 Gel Artık Baba 01-01-1970 03:00 Beni Affet Babacığım 01-01-1970 03:00 Ah O Eski Ramazanlar 01-01-1970 03:00 Kelepçe Çözdüren Besmele 01-01-1970 03:00 Şemsiyesi Çalınan Ümmet 01-01-1970 03:00 HELLO 01-01-1970 03:00 Önce Ahlak ve Maneviyat 01-01-1970 03:00 “Meclise Girerken Döneklik Başlıyor” 01-01-1970 03:00 Yaz Ayları Dostluğun Harman Olduğu Aylardır 01-01-1970 03:00 Ahlak ve Maneviyat Olmayınca 01-01-1970 03:00 Emaneti Ehline Vermek Gerekir 01-01-1970 03:00 Dejenere Oluyoruz 01-01-1970 03:00 Bayramlık Kundura 01-01-1970 03:00 Ağlayan Gelin 01-01-1970 03:00 Akbabaların Anlayışı Hep Aynı 01-01-1970 03:00 Olumsuzlukları Şiar Ediniyoruz 01-01-1970 03:00 Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan 01-01-1970 03:00 İnsani Yanlarımızdan Bir Şeyler Eksiliyor 01-01-1970 03:00 Baş Koyanlar Başkan Olurlar 01-01-1970 03:00 Dönekleri Seyretmekten Başım Dönüyor 01-01-1970 03:00 Mücahitler Müteahhit Olunca 01-01-1970 03:00 Sevgi Nedir? 01-01-1970 03:00 İstilaya Uğradık 01-01-1970 03:00 Cehennem Böyle Kazanılır 01-01-1970 03:00 Kime Hizmet Ediyorsunuz? 01-01-1970 03:00 Siyasilerin Dili 01-01-1970 03:00 Beni Affet Babacığım 01-01-1970 03:00 Taklitçilikle Nereye Kadar 01-01-1970 03:00 Yeni Yıla Merhaba Derken 01-01-1970 03:00 Benim Favorim Fas’tı 01-01-1970 03:00 El Olmaya Eviriliyoruz 01-01-1970 03:00 Meğer Şehirleşememişiz 01-01-1970 03:00 Yaprak Dökümleri Hüzün Verir Bana 01-01-1970 03:00 Kara Sevda 01-01-1970 03:00 Güneydoğu’nun İncisi Olabilir miyiz? 01-01-1970 03:00 Ağustos’u Sevmiyorum! 01-01-1970 03:00