Başlık 2: Biraz İnsanlık Lütfen
Bazen durup kendimize bakmamız gerekiyor.
Nereye yetişiyoruz?
Neden bu kadar öfkeliyiz?
Neden birbirimizi dinlemiyor, anlamıyor, hatta çoğu zaman görmüyoruz?
Aynı şehirde yaşıyoruz.
Aynı sokaklardan geçiyoruz.
Aynı havayı soluyoruz.
Ama birbirimizin hayatına dokunmadan geçip gidiyoruz.
Bir insanın yüzündeki hüznü görmüyoruz.
Bir dostun sessizliğini duymuyoruz.
Bir komşunun kapısının neden günlerdir açılmadığını merak etmiyoruz.
Çünkü hepimizin bir bahanesi var.
İşimiz var.
Acele ediyoruz.
Yorgunuz.
Kendi derdimiz bize yetiyor.
Doğrudur…
Hayat zor.
Ama insanlık ne zaman zorlaştı?
Biraz insanlık lütfen.
Eskiden insan, insanın halinden anlardı.
Komşuluk, aynı binada oturmak değildi.
Bir kapının çalınmasıydı.
Bir hastanın hatırlanmasıydı.
Bir cenazede sessizce omuz verilmesiydi.
Bir tabak yemeğin paylaşılmasıydı.
Şimdi ise birbirimize hiç olmadığı kadar yakınız ama hiç olmadığı kadar uzağız.
Telefonlarımız insanlarla dolu.
Sosyal medya hesaplarımız kalabalık.
Fakat gerçek bir sıkıntıda kimin kapısını çalacağımızı bile bilmiyoruz.
Kalabalıklarımız büyüdü.
Yalnızlığımız derinleşti.
Belki de kaybettiğimiz şey insan sayısı değil.
Birbirimize karşı taşıdığımız insanlık duygusu.
Adıyaman bunun ne demek olduğunu çok ağır bir bedelle öğrendi.
6 Şubat sabahı hayatın bütün hesaplarını yerle bir etti.
Makamlar küçüldü.
Para sustu.
Unvanların hiçbir anlamı kalmadı.
Kimse kimseye üstün değildi.
Hepimiz aynı korkunun içindeydik.
Aynı enkazların başında bekledik.
Aynı soğuğu iliklerimize kadar hissettik.
Tanımadığımız insanların acısını kendi acımız bildik.
Birbirimize sarıldık.
Birbirimizin elinden tuttuk.
O gün kimse “Bana ne?” diyemedi.
Çünkü felaket bize insanlığın ne olduğunu yeniden hatırlattı.
Ve çok acı bir gerçekle yüzleştirdi:
İnsan, en çaresiz anında yine insana muhtaçtır.
Şimdi şehir yeniden kuruluyor.
Binalar yükseliyor.
Caddeler değişiyor.
Hayat yeniden akıyor.
Ama asıl mesele şu:
Binalarla birlikte insanlığımızı da yeniden inşa edebiliyor muyuz?
Çünkü şehir yalnızca beton değildir.
Şehir, insanların birbirine nasıl davrandığıdır.
Birbirine güvenebilmesidir.
Dar günde birbirinin yanında durabilmesidir.
Kimsenin görmediği yerde bile vicdanını kaybetmemesidir.
Hepimizin görünmeyen bir hikâyesi var.
Kiminin cebinde borç.
Kiminin yüreğinde kırgınlık.
Kiminin evinde hastalık.
Kiminin gecesinde yalnızlık.
Kiminin yüzünde gülümseme, içinde fırtına…
Ama biz çoğu zaman insanın hikâyesine değil, yalnızca görüntüsüne bakıyoruz.
Bir anını görüyor, bütün hayatına hükmediyoruz.
Bir sözünü duyuyor, karakterini ilan ediyoruz.
Bir hatasını görüyor, geçmişini siliyoruz.
Ne kolay hüküm veriyoruz!
Sanki herkesin hayatını biliyormuşuz gibi…
Oysa bilmiyoruz.
Kimin gecesinin sabaha kadar sürdüğünü bilmiyoruz.
Kimin hangi acıyı içine gömdüğünü bilmiyoruz.
Kimin “İyiyim” derken içinden parçalandığını bilmiyoruz.
O halde hiç değilse bilmediğimiz hayatlar hakkında bu kadar kesin konuşmayalım.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı akıl vermek değil…
Fark edilmektir.
Bir başka tuhaflığımız da şu:
İyiliğe bile şüpheyle bakıyoruz.
Birisi yardım ediyor:
“Neden yaptı?”
Birisi fedakârlık yapıyor:
“Bunun altında ne var?”
Birisi karşılık beklemeden el uzatıyor:
“Mutlaka bir hesabı vardır.”
Ne zaman bu hale geldik?
İyiliğin arkasında mutlaka bir çıkar arıyorsak, belki de asıl sorgulamamız gereken başkasının niyeti değil, kendi kalbimizdir.
Çünkü iyilik normal olmalı.
Merhamet normal olmalı.
Vicdan normal olmalı.
Bir insanın başka bir insana sahip çıkması, haber değeri taşıyan olağanüstü bir olay gibi görülmemeli.
İnsanlık zaten bunun için var.
Kimse görmese de iyilik yapabilmek…
Asıl mesele budur.
Bir de gururumuz var.
Ne çok şeyi gurur yüzünden kaybediyoruz.
Aramıyoruz.
“İlk o arasın.”
Özür dilemiyoruz.
“Ben niye özür dileyecekmişim?”
Gönül almıyoruz.
“Bana ne yaptı ki?”
Sonra zaman geçiyor.
Bir gün o insanın sesini duymak istiyoruz.
Ama telefon susuyor.
Bir gün sarılmak istiyoruz.
Ama artık sarılacak kimse kalmıyor.
İşte hayatın en ağır tarafı burada başlıyor.
Bazı insanların yokluğu, insanın içinde bir ömür konuşuyor.
Bu yüzden seviyorsak söyleyelim.
Özlediysek arayalım.
Kırdıysak gönül alalım.
Affedebiliyorsak affedelim.
Çünkü bazı “keşke”lerin kapısı bir daha açılmıyor.
İnsanlık büyük laflarla ölçülmez.
Bazen susup dinlemektir.
Bazen yargılamamaktır.
Bazen düşenin elinden tutmaktır.
Bazen de hiçbir şey soramayan bir insanın sessizliğini fark etmektir.
Çünkü herkes yardım istemeyi bilmiyor.
Herkes “Canım yanıyor” diyemiyor.
Herkes gözyaşını gösterecek kadar güçlü değil.
Bazıları gülerek saklıyor acısını.
Bazıları susarak.
Bazıları da “İyiyim” diyerek…
İşte insanlık biraz da söylenmeyeni anlayabilmektir.
Günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız.
Makam burada kalacak.
Para burada kalacak.
Ev, araba, şöhret, güç…
Hepsi burada kalacak.
İnsan yanında yalnızca yaşadıklarını değil, yaşattıklarını taşıyacak.
Bir insanın gönlünde bıraktığı izi…
Bir yetimin duasını…
Bir yaşlının hayır duasını…
Bir dostun güzel hatırasını…
Bir insanın hayatına kattığı küçücük bir iyiliği…
Belki de gerçek servet budur.
Gerisi, dünyada bırakılmış birer emanettir.
Öyleyse bugün kendimize şu soruyu soralım:
Ben bu dünyadan geçerken kimin yükünü hafiflettim?
Kimin hayatına iyi geldim?
Kimin yalnızlığını biraz olsun azalttım?
Kimin gönlünü aldım?
Kimin umuduna omuz verdim?
Eğer cevaplarımız bizi rahatsız ediyorsa, hâlâ geç değil.
Çünkü insan değişebilir.
Kalbini yumuşatabilir.
Öfkesini susturabilir.
Gururunu yenebilir.
Ve yeniden başlayabilir.
İnsan olmak bir başlangıçtır; iyi insan olmak ise her gün yeniden verilen bir karardır.
Adıyaman yeniden ayağa kalkarken yalnızca binalarımızı yükseltmeyelim.
Birbirimize olan güvenimizi de yükseltelim.
Betonun arasına merhamet koyalım.
Sokaklara vicdan taşıyalım.
Komşuluğu yeniden hatırlayalım.
Birbirimizin acısına kulak verelim.
Çünkü bir şehrin gerçek imarı, yalnızca kaç binanın yapıldığıyla ölçülmez.
İnsanların birbirine ne kadar insan kaldığıyla ölçülür.
Ve belki de bugün en çok buna ihtiyacımız var.
Daha fazla binaya değil yalnızca…
Daha fazla anlayışa.
Daha fazla merhamete.
Daha fazla vicdana.
Daha fazla gönül almaya.
Dünya zaten yeterince kalabalık.
Ama kalabalıkların içinde insan eksikliği çekiyoruz.
Herkes konuşuyor.
Kimse dinlemiyor.
Herkes haklı.
Kimse anlamaya çalışmıyor.
Herkes kendini anlatıyor.
Kimse karşısındakinin sessizliğini merak etmiyor.
Belki de biraz susmamız gerekiyor.
Biraz bakmamız.
Biraz anlamamız.
Biraz kendimizi başkasının yerine koymamız gerekiyor.
Çünkü bazen dünyayı değiştirecek büyük adımlar atamayız.
Ama bir insanın hayatına dokunabiliriz.
Bir insanın yükünü hafifletebiliriz.
Bir insanın umudunu yeniden yeşertebiliriz.
Ve belki de bütün mesele budur.
O halde gelin…
İnsanlığı ertelemeyelim.
Sevgiyi ertelemeyelim.
Özrü ertelemeyelim.
Helalleşmeyi ertelemeyelim.
Birbirimizi kaybettikten sonra kıymetini anlamayalım.
Hayat, sandığımızdan daha kısa.
İnsan, sandığımızdan daha kırılgan.
Dünya, sandığımızdan daha geçici.
Geriye ne kalacağını ise hepimiz biliyoruz.
Nasıl yaşadığımız değil yalnızca, nasıl bir insan olduğumuz hatırlanacak.
Öyleyse birbirimize biraz daha insan gibi davranalım.
Daha az yargılayalım.
Daha çok anlayalım.
Daha az kıralım.
Daha çok onaralım.
Ve kimsenin görmediği yerde bile vicdanımızı kaybetmeyelim.
Çünkü insan olmak, insanların bizi iyi bilmesi değildir.
İnsan olmak, kimsenin görmediği yerde de iyi kalabilmektir.
Biraz anlayış…
Biraz merhamet…
Biraz vicdan…
Ve…
Biraz insanlık lütfen.
Selam, sevgi ve gönül dolusu muhabbetlerimle…
Bilal KARADAĞ