BAŞLIK 2: MİLLİ BEKA SORUNU “SUSUZLUK”
Milli Beka sorunu dediğimizde hepimizin aklına ilk gelen şey, 70’li, 80’li yıllardan bugüne ülkemizin gelişmesine de mâni olan birçok canımızın yitip gitmesine sebep olan “terör.” Terör elbette başlı başına büyük bir sorun. Anadolu topraklarını vatan olarak korumaya çalıştığımız her an karşımıza çıkan terör ile yıllardır amansız bir mücadele veriyoruz. Ancak benim burada dile getirmek istediğim şey daha başka bir sorun. Gelecekte bütün ülkeleri birbirine düşürecek, savaşlara sebebiyet verecek bu sorun su sorunundan başka bir şey değil.
Son yıllarda iklimlerdeki değişim, mevsimlerdeki kaymalar nedeniyle bereketin simgesi yağmurların yağmaması, yeraltı su kaynaklarını besleyen kar yağışlarının olmaması ya da ciddi oranda azalması su krizini gündeme getirmeye başladı. Tabi su krizi ve bir beka sorunu halini almaya başlayan susuzluğun en temel sebeplerinden biri yağışların azalması gösterilse de asıl sebep bizden kaynaklanıyor. Yanlış su politikaları, tarımsal alanda hunharca sulama yapılması, çarpık yapılaşma ile gelen plansız şehirleşme, doymak bilmeyen iştahsız insan gibi yanlış madencilik faaliyetleri ve sanayileşme ile birlikte su kaynaklarının kirletilmesi vs. gibi etkenlere, son yılların iklim krizi de eklenince kaçınılmaz olarak susuzluk ve su krizi kapımızı çalmaya başladı. Susuzluk ciddi alarm verirken hala oralı olmayışımız ve çözüm odaklı bir gayretin içinde olmayışımız krizin daha da derinleşmesine sebebiyet veriyor.
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili olmasıyla, birçok nehir, göl, gölet, akarsu ve irili ufaklı dereleriyle aslında su zengini gibi dursa da yıllardır tarım alanında vahşice yapılan sulamalar, yanlış tarım ürünlerinin ekilip biçilmesiyle su kaynaklarının heder edilmesi, sanayileşeceğiz diyerek su kaynaklarımızı kirletmemiz bütün bunlar iklim değişikleriyle bir araya gelince su fakiri konumuna düştük. Ülkemizin her noktasında tarımsal sulama ve içme suyu olarak kullandığımız tatlı su kaynaklarımızı kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bugün birçok akarsuyumuz kuruma noktasına geldi hatta bazısı kurudu bile. Ege gibi mümbit arazileri olan toprakların sulandığı bölgeler İç Egenin bağrından çıkan Menderes, Gediz ve onların kolları olan Bakırçay ve diğerlerinde şimdilerde neredeyse su kalmadı. Var olan su da sanayi atıkları sonrasında kirlenmiş durumda ve simsiyah akmakta. Sadece nehirler, akarsular değil koskoca göller kurumaya başladı.
Memleketim Manisa’nın tarımsal sulama ve balıkçılık alanında önemli bir su kaynağı olan Gölmarmara gölü göz göre göre yanlış politikalar uygulanarak gölü besleyen su kaynaklarının kesilmesiyle göl ne yazık ki kurudu. Marmara’nın ve ülkemizin önemli bir gölü olan İznik’te aynı kaderi yaşamaya doğru gidiyor. Gölün suyunda %30-40 seviyelerinde çekilme olmaya başlamış. Gölün kıyısında bulunan tekneler suyun çekilmesiyle karaya oturmuş. Afyon Eber gölü de aynı kaderi paylaşıyor. Burada tek tek hepsini yazmayacağım ama çoğu gölümüz maalesef ya hepten kurudu ya da suyu ciddi oranda azaldı. Tabi bunun en büyük sorumlusu yanlış su politikaları uygulanmasına sebep olan yöneticiler, bununla birlikte özellikle tarım alanında vahşi sulama teknikleri uygulayan çiftçiler. Yine bu çiftçileri uyarmayan ve yol göstermeyen tarım bakanlığı yetkilileri. Ayrıca su krizinin önüne geçmek için atılması gereken adımları atmayan ya da attırmayan DSİ de sorumlu. DSİ demişken aklıma geliverdi. Gölmarmara Gölü’nü kurtarmak için Manisa Vakfı olarak çok ciddi bir emek verdik, çaba gösterdik ama DSİ ye takılınca ve çabalarımız engellenince, bizler ciddi şekilde bezdirilince kaçınılmaz son gerçekleşti ve göl tamamen kurudu. İşgalciler göl de işgalciler var. Göl havzasına tarımsal ürün ekerek kullanmaya başladılar. Sanki göl arazisi birilerine peşkeş çekilmek için bilinçli kurtulmaya terk edilmiş gibi oldu.
Milli bir beka sorunu olarak önümüzde duran su sorununa çözüm bulmaz isek değil sadece tarımsal sulama, içme suyu bile bulamaz hale geleceğiz. Peki çözüm nedir? Burada üç tarafımız deniz, iç denimiz var bazı ülkeler gibi deniz suyunu arıtırız diyenleri duyar gibiyim. Tabi bu bir çözüm ama çok pahalı ve maliyetli çözüm. Onun yerine su kaynaklarımızı koruma altına almamız daha az maliyetli ve daha doğru olur. Vahşi tarımsal sulamadan vazgeçip her yerde damıtma su sistemine geçmeliyiz. Bugün birçok yerde bunu kullanan çiftçilerimiz var. Daha da yaygınlaştırmalıyız. Devlet bu yönde ciddi teşvikler uygulamalı. Çarpık şehirleşme modundan çıkmalıyız. İklim değişikliğiyle yağışlar azaldı. Ancak yağışların azalmasında bizim de katkımız var. Çok katlı binalar, gökdelenler dikmeye devam edersek toprağın su tutuşunu engellediğimiz gibi yağışların da azalmasına sebep olmaya devam ederiz. Sanayileşme güzel. Sanayileşeceğiz diye de su kaynaklarımızı kirletmekten vazgeçmeliyiz. Arıtma sistemlerini kurmayan sanayi tesislerine ciddi yaptırımlar uygulamalıyız. Bu tedbirlerden sonra yağışlar sonunda biriken suları tutacak baraj ve göletlerin etrafında yapılaşmaya izin vermemeliyiz. Su kaynaklarımızı koruma altına almalıyız.
Bir başka yapılması gereken işte belediyeler şehirlerdeki atık suyu değerlendirmeli, kanalizasyon suları dahil her türlü atık sular arıtılarak yeniden kullanılabilir hale getirilip geri dönüşümden sağlanan bu suyu sulama ya da içme suyu olarak da kullanmanın yoluna bakmalıyız. Aynı şekilde sanayi alanındaki atık sularında arıtılmasını sağlamalıyız. Yani temiz veya atık su hepsini en doğru şekilde kullanmayı bilmeliyiz. Kısaca susuzluğun önüne geçmek için farklı her türlü alternatifler üretmeye gayret etmeli, bu yönde çalışma yapanlara devlet destek vermelidir.
Suyun bir damlasını dahi zayi etmememiz gerekir. Unutmayalım ki insan hayatı için önemli olduğu kadar bütün canlı cansız varlıklar içinde önemli olan suyun her damlası hayattır. Boşa akan su, boşa giden hayat demektir. Su olmadan hayat olmaz. Her damlası bir hayat olan suyu koruyarak yaşatmasını bilmeliyiz.