BAŞLIK 2: ZORUNLU EĞİTİMİN SORUNLU EĞİTİME DÖNÜŞÜ

Genel olarak bireylerin bilgi, beceri ve davranışlarını planlı ve sistematik şekilde geliştirmeyi amaçlayan süreç, eğitim olarak tanımlanmakta ve bu süreç, bireyin toplum içinde yaşadığı süre zarfında kendisinden beklenen iyi ve doğru davranışların ona kazandırılması hadisedir. Nesilden nesile bilgi ve değerlerin aktarılmasını sağlayan eğitim süreci tarih boyunca bütün toplumlarda farklı temel ve dinamikler üzerine inşa edilmiştir.

Şöyle tarihi bir incelediğimizde eğitim, genelde bütün insanlığın, özelde de belirli bir toplumun, tarihin akışı içinde geliştirdiği kuramlar ve metodolojiler üzerinden yine belirledikleri kurumlar aracılığıyla yürüttükleri bir süreç ola gelmiştir. İnsanoğlunun varoluşundan bu yana her toplumda bir eğitim sürecinden bahsedebiliriz. Bu sebepledir ki, eğitim insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Başlangıçta planlı ve belirli bir düzen çerçevesinde olmayan eğitim daha çok aile ve çevreden etkileşim yoluyla gerçekleşirdi. Bu şekilde başlayan eğitim, zamanla kurumsallaşmaya doğru giderek belirli bir metot çerçevesinde verilir hale gelmiştir.

Tarihte ilk olarak sistemli eğitim, Mezopotamya ve Mısır medeniyetlerde ortaya çıkmıştır. Yunan ve Roma medeniyetlerinde ise eğitim, iyi vatandaşlar yetiştirmeye ve sosyal hayatta başarı sağlamaya yönelik olmuştur. Ayrıca bugünkü Batı medeniyetinin temelini oluşturan Yunan medeniyetinde eğitim, köleler ve asiller diye iki bölümden oluşan toplumun sadece asillerine has bir olguydu.  

İlk zamanlarda örgün bir yapıya sahip olmayan, bireylerin çevresinden edindikleri bilgilerle ve gördükleri davranışların örnek alınmasıyla şekillenen eğitim zaman içerisinde belirli bir çerçeveye oturarak ve kurumsallaşarak günümüzdeki modern yapısına kavuşmuştur. Bugünkü sisteme gelinceye kadar bir hayli denemelerden geçen eğitim, şüphesiz bireylerin psikolojik, sosyal ve toplumsal varlıklarını sürdürebilmeleri için en temel bir araçlardan ve yollardan biri olmayı sürdürüyor.

Biz Türkler tarih boyunca uzun yıllar yerleşik hayat yerine göçebe bir hayat tarzını benimsemişiz. Bu yönümüzle sürekli hareket halinde olmuşuz. O süreçlerde eğitim genel olarak, savaşçılık, hayatta kalma becerileri ve yöneticilik gibi alanlarda öne çıkarmıştır. Hayvancılık, madencilik, dokumacılık ve silah yapımı gibi pratik beceriler eğitimin en temel içerikleriydi. Töreye uygun hareket etme becerileri kazanma ve toplumsal sorumlulukları öğrenmek gibi niteliklerin ortaya koyulduğu eğitim yerleşik hayata geçilmeye başlandıkça farklı boyutlara kaymaya başlamıştır. “Hayat içinde, hayat için eğitim” düşüncesi genişleyerek örgün eğitim sistemi kurulmaya çalışılmıştır. Türkler İslam dinini kabul etmeleriyle eğitim sistemleri daha düzenli hale gelmiş, medreseler kurularak eğitim hem dini hem de fenni ilimlerle birlikte öğretilmeye başlanmıştır. Ancak bütün bu gelişmeler sürerken eğitimin en temel mantığı bireyi topluma hazırlama, ahlaklı ve erdemli birisi olması yönü her zaman öncelikli olmuştur.   

Günümüze geldiğimizde eğitim modern okullarda devletin imkanları çerçevesinde yürütülüyor. Kısmen özel okullar olsa da ağırlık eğitim yine devletin okullarında icra ediliyor.

Eğitim konusu her devletin birinci önceliği olmuştur. Modern toplumlarda eğitimin önemi çok daha fazla anlaşılmış ve devletler de bu sebeple eğitime daha fazla kaynak ve imkân sunarak geleceği inşa edecek çocukları daha nitelikli ve doğru eğitmek adına çaba gösterir olmuştur.

Ancak burada değinmemiz gereken bir mesele var ki o da şudur. Ülkemiz maalesef Cumhuriyet kurulduğundan bu yana yüz yıldır bir türlü yerli ve milli bir eğitim politikası ve sistemi geliştiremedi. ABD’den devşirilen fullbright eğitim sisteminde yap boz yapa yapa bugünlere geldik. Her iktidar hatta son yıllarda aynı iktidar tarafından iş başına getirilen farklı bakanlar, farklı farklı işler yapmaya başladılar. Her gelen eğitime bir çomak sokup gitti. Yeni gelen kendisinden önceki yapılan her şeyi neredeyse tu kaka görerek kendi yoğurt yiyişini gösterir bir edayla yeni şeyler denemeye çalıştı. Öğrenciler bir denek gibi görüldü. Eğitimin paydaşları artık neredeyse her yıl bir parçası değiştirilen sisteme adapte olamaz oldular.

Türkiye’nin en soğuk günü 28 Şubat 1997’de gerçekleşen Post modern darbeyle getirilen 8 yıllık zorunlu kesintisiz eğitim bir garabet olarak eğitim sistemine vurulmuş bir hançer darbesi oldu. Sırf İmam Hatip Okullarının önünü keseceğiz diye meslek Liseleri cezalandırıldı. Ardından bu yetmiyormuş gibi 2012 yılında 4+4+4 kesintili on iki yıllık zorunlu eğitim geldi. 1997 öncesine kadar ilkokul dan sonra eğitime devam etmeyip çıraklık ile bir meslek öğrenerek kısa zamanda hayata atılan insanlara vurulan ilk darbe sonrası getirilen zorunlu lise eğitimi ile de sadece meslek liselerine darbe vurulmuş olmadı. Okumak istemeyen çocuklar da zorla dört duvar arasına hapsedilmiş oldu. Gerçek anlamda eğitim görmek isteyen çocuklar ile okumayı düşünmeyenlerin aynı sınıfta, aynı sıralarda bulunuyor olmaları eğitimin kalitesini düşürmekle kalmadı, eğitimcileri yani öğretmenleri de zor durumda bıraktı. Okumayı düşünmeyen öğrencilerin disiplinsiz tavır ve davranışları huzuru bozmakla kalmayıp, eğitim sisteminin de doğru düzgün işlemesine engel olmaya başladılar.  

Zorla hiç kimse okul sıralarında tutulmamalı. Görünüşte eğitim sahası içinde yer alan bazı çocuklar aslında eğitim sistemi içinde sürekli arıza çıkartma peşinde oluyorlar. Gerçek eğitim almak isteyeninde önünde engel bu tarz tipler. Gel gör ki yetkililer bütün bu olumsuzlukları görmezden gelip sırf öğrencilerin belirli yaşa kadar eğitim sistemi içinde tutulup, istihdam hesaplamalarında, işsiz kategorisinde görülmemeleri için böyle bir zorunlu eğitim keşfettiler. İşsizlik verilerini daha düşük göstermek için getirilen zorunu eğitim bir zorunluluktan çıkıp sorunlu eğitim halini aldı. Her geçen gün sorunların arttığı eğitim sisteminde iyiye gitmek yerine her geçen gün daha kötüye gidiyor olması işler acısı bir durum.

Bu kötü duruma birkaç gün önce İstanbul Çekmeköy’deki Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görev yapan öğretmen Fatmanur Çelik’in bir öğrencisi tarafından bıçaklanarak ölmesi olayı zorunlu eğitim, sorunlu eğitim halini almadı mı sorusunu bir kez daha sordurdu. Kan donduran olay sadece eğitim camiasını değil bütün Türkiye’yi yasa boğdu.

Her yönüyle sorunlar yumağına dönen eğitim sisteminin zorunlu oluşuna artık bir çözüm bulunmalı. Yetkililer halkın ve eğitimcilerin sesine kulak vererek gençlerin geleceğini ipotek altına alan bu zorunlu eğitimden tamamen vazgeçmeleri gerekir. Eğer bu hatadan bir an evvel dönmez isek eğitim sistemimizi gelecek de çok daha vahim sonuçlar ve sorunlar bekliyor olacak. Umuyoruz ki sağduyu galip gelir bir yetkili zorunlu eğitimi nihayete erdirecek bir adım atar.

Immanuel Kant bir sözünde şöyle diyor “İnsan eğitilmesi zorunlu olan tek yaratıktır.” Buna yürekten katılıyorum ama verilecek eğitiminde bir sınır yaşı olmalı. İnsan bazı şeyleri eğitim dışında da kendisi öğrenebilmelidir. Thedore Roosevelt’in şu sözü çok büyük anlam taşıyor. “Bir insan ahlaken eğitilmeden sadece zihnen eğitilmesi, topluma bir bela kazandırır.”

Bugün geldiğimiz nokta da hem zorunlu eğitim hem de ahlaki normlardan uzak sadece bilgi yükleyen eğitim sistemi, çocuklara fayda değil zarar veriyor. Zarar sadece çocuklar açısından değil topyekûn bir millet olarak hepimiz açısından geçerli. Zorunlu eğitimle kaynaklarda boşa heder edilmiş oluyor. Gereğinden fazla okul binası, eğitimci ve eğitim araç gereçleri. Zorunlu eğitim kaldırıldığında eğitime ayrılan kaynağın bir kısmı hazine de kalırken, diğer kısmı da belki çok daha rantabl kullanılır hale gelecek.

Artık zararın neresinden dönersek kârdır düşüncesiyle zorunlu eğitimden vazgeçilmeli ve sadece anaokulu ve ilkokulu kapsayan 2+4 yılla zorunlu eğitim sınırlandırılmalıdır.