BAŞLIK 2: BIRAKIN OYNASIN ÇOCUKLAR
Geçenlerde bir kitap geçti elime. Yediveren yayınlarından çıkmış olan bu kitabın adı. Kahve Tadında Hikayeler. Kitabın sayfaları arasında dikkatimi çeken ve çok beğendiğim Doğan Cüceloğlu’nun anlatımı olan bir hikâyeyi sizlerle paylaşmak istedim. İbret dolu hikâyeden umarın gerekli dersi çıkartırsınız.
Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi;
“Hocam elinizi öpmek istiyorum.” dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için “yanaktan öpüşelim” dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı.
-Hayrola neden elimi öpmek istedin?
-Hocam üç yıl önce sizin bir seminerinize katıldım. O seminerden sonra hayatım değişti. Artık daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
-Ne oldu, nasıl oldu?
-Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın ana vatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına imkanlar oluşturmasıdır.”
Bir süre sustu bir şeyi hatırlamak isterim diye düşündü, sonra konuşmaya devam etti. -Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki; “Bir milletin en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya da yaşamasına imkanlar oluşturmaktır.”
Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm. Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsat oluşturuyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm.
Benim yaptığım. Zannederim birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz hocam?
-Hayır, neden?
-Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen ‘cık’ sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum. “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum.
Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu. Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği hatıralar vardı, onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
-Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul'dan çalışma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra da kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk İsterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
-Radikal bir karar!
-Evet, uçta bir karar, ama bu karar bana çok iyi geldi, hocam.
Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel oturup konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki;
“Benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya, bizim oğlumuz, o İsterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ilgili pek bir çaba göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.”
-Eşiniz ne dedi?
-Hocam biliyor musunuz ne oldu?
-Ne oldu?
-Karım hayretle bana baktı ve dedi ki;
“Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle bir şey mi olur; yok bizimki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk, çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
-Anlıyorum, anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
-Fakat hocam, ben pes etmedim, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, ‘peki ne halin varsa gör’ dedi.
-Pes etti yani. Peki, sen ne yaptın?
-İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bırakıp işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, ‘oğlum bugün doya doya oynadın mı?’
Bana hayretle baktı bir ‘Hayır’ anlamına gelen ‘cıkk’ dedi.
‘O zaman, hadi gel beraber aşağı ineceğiz, oynayacağız’ dedim. Eşofmanımı ayakkabı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşlar bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluydu ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım.
‘Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki;
‘Baba ya, ben seni çok seviyorum!’
Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. O an farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Belki ömür boyu söylemeyecekti.
‘Ne büyük tehlike!’ diye düşündüm.
-Demek farkına vardı, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
-İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim. Bundan sonra her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra veli toplantısı için okula davet edildim. Daha önceki veli toplantılarında öğretmen,
‘Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itip kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın’ demişti.
O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim!
‘Yok’ dedi. ‘Sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.’
-Eşiniz gelmek istemedi!
-Hayır istemedi. Ne kadar ısrar ettiysem de gelmedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki sırada başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler.
Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi. Siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi “hayır kötü değil” dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız nu çocuğu siz?”
-Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
-Hocam biliyor musunuz, öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulaklarıma! İçimden, vay evladım, biz sana ne yaptık ki bu zamana kadar, diyordum. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerini ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. O an, ağlamaktan cevap veremedim.
Hocam onun için sizin elinize öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyi bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
Çocuklar gülsün diye yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince bütün ülke, bütün insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun…