
MEVLANA’NIN RUBAİLERİ VE ŞERHİ (21)
RUBAİ
-“Ey deniz gibi engin gönüllü pirimiz!
-Sen cevherlerini, mercanlarını saçmaya bak!
-Sermayesi eksik olanlar için yol yoktur.
-Ten, sedef gibi ağzını açmış; oraya mercan bile yol bulamazken
-Ben nasıl sığayım diye, ah çekmede.”
ŞERHİ ( AÇIKLAMASI )
1 ) “Ey deniz gibi engin gönüllü pirimiz!” : Burada Mevlânâ, mürşidini veya mânevî rehberini engin gönüllü bir denize benzetir. Deniz, tasavvufta ilim, aşk ve hakikat kaynağıdır. Pirin gönlü o kadar geniştir ki, herkesi içine alır; affeder, kabul eder, dönüştürür. Bu satırda bir müridin mürşidine seslenişi vardır: Ona hem hayranlık hem yakarışla hitap eder.
2 ) “Sen cevherlerini, mercanlarını saçmaya bak!” : Mürşide düşen, ilim ve hikmet hazinelerini saçmak, yani ilâhî sırları ve aşkın hakikatlerini açıklamaktır. Deniz nasıl mercan ve inciler saklıyorsa, hak yolunun büyükleri de gönüllerinde saklı sırları, hikmetleri zamanla taliplere sunarlar. Bu bir çağrıdır: “Sen anlat, sen dök içindekileri, sen yolda olanlara can suyu ver!”
3 )“Sermayesi eksik olanlar için yol yoktur.” : Burada manevi yolculuğun zorluğuna dikkat çekilir. “Sermaye” ile kastedilen; niyetin samimiliği, sabır, aşk, çileye katlanma gücü ve nefisle mücadele azmidir. Bu erdemlere sahip olmayan kişi, hakikat yoluna adım atamaz. Yol vardır ama herkese açık değildir; yolun hakkını veren girer, eksik kalan yolda yiter.
4 ) “Ten, sedef gibi ağzını açmış; oraya mercan bile yol bulamazken...” : Sedef, dışı parlak ama içi katı bir kabuktur. Burada “ten” sedefe benzetilir. Ten, yani beden ve nefsin arzuları, hakikatin içeriye ulaşmasına engeldir. Mercan gibi değerli sözler, öğütler, hatta hakikat bilgisi bile bu katı kabuğu kıramaz. Dışı süslü ama içi hakikate kapalı olan bir bedene, o büyük cevherler bile giremez. Bu ifade, nefsin perdeli hâline ve dünyevî varlığın manevi ilerlemeye engel oluşuna dikkat çeker.
5 ) “Ben nasıl sığayım diye, ah çekmede.” : Bu son satırda, o hakikate ulaşmak isteyen ama nefsi ve bedeniyle perdelenmiş kişi içten bir sızıyla feryat etmektedir. İçine mercan bile giremeyen bir benliğe, hakikat ve aşk nasıl girsin? Bu yüzden gönül ah etmektedir. Bu, hem pişmanlık hem yakarış hem de bir kendi yetersizliğini fark etme hâlidir.
SONUC: Bu rubai, hem mürşid-mürid ilişkisini, hem de nefsin mânevî ilerlemedeki engelleyici rolünü işler. Mevlânâ burada, hakikate ulaşmak isteyen ama iç âlemi henüz arınmamış kişilerin çaresizliğini dile getirirken, aynı zamanda mürşide de çağrıda bulunur: “Sen anlat, sen dağıt ki gönüller çözülsün, sırlar ifşa olsun.”
Sedef, dışarıdan parlak ama içi boş bir kabuktur. İnsan da sırf bedenine hapsolduğunda, en yüce hakikatler bile ona ulaşamaz. Ancak içini arındıran, kendinden geçen kişi, gerçek mercanlara ulaşabilir.