BAŞLIK 2: MEVLANA’NIN RUBAİLERİ VE ŞERHİ (35)
RUBAİ
-Uzaktan bize nasıl görünebilirsin.
-Biz çare bulucuyuz aşk ise bizim biçaremizdir.
-Can kim oluyor. Beşikte yatan zavallı bir çocuğumuz, gönül kimdir!
-Bir garip ve avare konuğumuz…
ŞERHİ ( AÇIKLAMASI )
1) “Uzaktan bize nasıl görünebilirsin.” Hakikat ehline göre, Allah dostu her yerde hazır ve
nazır olan bir kudretin nuruyla yaşar. Uzaklık ve yakınlık, maddî âlemde geçerlidir; ancak
ilahî nazarda bütün varlıklar aynı anda O’nun huzurundadır. Yani uzak görünen aslında en
yakın olandır. Âşık için “uzak” kavramı sadece vehimden ibarettir.
2) “Biz çare bulucuyuz, aşk ise bizim biçaremizdir.” Tasavvufta gerçek derman yine aşkın
kendisidir. Âşık, aşkı bir dert gibi görse de aslında o derdin kendisi ilacıdır. Çünkü aşk, kulun
benliğini yakar, onda varlık iddiasını ortadan kaldırır ve Hakk’a teslimiyeti sağlar. Dolayısıyla
âşık için çare, aşkın verdiği derttedir.
3) “Can kim oluyor. Beşikte yatan zavallı bir çocuğumuz. ”Burada Mevlânâ, nefsin aczi
yetini ortaya koyar. İnsan, kendi canına güvenemez; o, beşikteki bir çocuk gibi zayıf ve
çaresizdir. İnsan, nefsiyle ve benliğiyle var olmaya kalkarsa aslında hiçbir kudreti yoktur.
4) “Gönül kimdir! Bir garip ve avare konuğumuz…” Gönül, Hak tecellilerinin mekânıdır
ama bu dünyada yabancı bir misafir gibidir. Dünyaya ait değildir; Hak âleminden gelip yine
O’na dönecek bir yolcudur. Gönlün asıl yurdu ilahî aşkın dergâhıdır. Bu yüzden Mevlânâ,
gönlü “avare konuğumuz” diye niteler; çünkü dünya evine sığmaz, sürekli asıl sahibine
dönmek ister.
SONUÇ: Bu rubaide Mevlânâ, insanın kendi varlığına güvenmemesini, aşkı derman
bilmesini, gönlünü misafir olarak görüp ona değer vermesini öğütler. Tasavvufta bu hâl,
“fakr” (yoksulluk ve aczi yet idraki) ve “ubudiyet” (kulluk bilinci) makamıdır. Âşık, kendi
varlığını bir hiç sayarak aşkın dermanına sığınır, gönlünü ise Hak yolunun yolcusu olarak görür.